12 Mart'ı unutmadığımız gibi meramızı da unutmuyoruz!

‘Mera’ ne güzel isim. Ne ilginçtir ki kimse çocuğunun ismini mera koymaz. İzmir’de pandemi öncesinde,  prestijli bir dans gecesinde renkli ışıklar altında dans ederken ismini sorduğumda kulağıma fısıldanan bir isimdi ‘Mera’ Erzurum’da duyduklarımdan farklı olarak. O da hoş, bakımlı, zarif sarışın ve ulaşılmaz bir kadındı zaten. Toprak, Deniz, Bulut, Dağ, Irmak, Doruk diye isim verilir ama Mera diye isimi olana pek de rastlamadım. Mera han, ya da mera hatun mesela…

 

Yaşantısının %14’ünü Erzurum’da yaşamış, anadan Erzurum’lu olan otçu Niyazi’nin torunu kaleme almaktadır bu satırları.

 

Et hep bir mesele oldu benim yaşadığım yıllarda, benim sosyal sınıfımdaki yani emek sınıfındaki insanlar için hep sorun oldu. Öğlen döner yemek için perşembeyi beklemek ve cağın fiyatı oldu sohbetimizin konusu yanında ayranla soğanla birlikte olunca. Ucuzuna ulaşabilmek için birleştirdi insanları et benim yaşadığım yıllarda merkezinde Erzurum’un. Dernekler kurdurdu, hafta sonları uygun fiyatlı ete ulaştırabilmek için insanları, et. Et ki ne önemli bir birleştirici kavgalı insanları. Düşmanı da et sever dostu da et sever Erzurum’un.

 

Ete olan bu sevda sosyal yaşam içinde sarsılmaz yerini aldı. Et yemeden olmaz der hale geldi tüm sosyal sınıflar. Et bir sevda, et bir kavga sebebi oldu.

 

80’lerde kardeşinin ölümü şişlenerek olduğundan, cağ sevmeyenleri ve gençliğinden beri yiyemeyenleri de gördüm nadir olsa da Erzurum’da.

 

Et sorun oldu çünkü herkes ulaşamaz oldu. Kafa yordum bu işlere biraz söylemesi ayıptır. Et mi pahalı? Alım gücü mü düşük? Düşündüm hep pek nadir olan düşünce derneklerinde Erzurum’un. Düşünmemi engelleyen o kadar çok şey vardı ki o zamanlar anlatamam. Düşünmek suç değildi o zamanlar şimdiki günlerdeki gibi. Düşünmek serbest dağlarda taşlarda meralarda. Ben böyle düşünüyorum diyene dek Erzurum’un kadim kütüphanelerinde ki akşam sohbetlerinde, meyhanelerinde, kahvelerinde, dost meclislerinde. Düşünmek emekçinin haddine mi? Düşünmek ağalarımızın beylerimizin büyüklerimizin işidir. Düşündüm. Düşündüğümü unuttum. Tekrar düşündüm hatırladım. Sonra bir şeyler oldu tekrar unuttum. Düşündükçe unuturdular. Sonra bu işin böyle olmayacağına karar verdim ve düşündüğümü sözlü paylaşamadığım için yazdım. Yazdığımı anlamadım. Tekrar yazdım. Yazdım okudum anladım. Başka birine okuttuğumda anlamadığını fark ettim. Sonra da başkalarının anlayabileceği şekilde yazmaya başladım. İşte o zaman tehlikeli oldum egemenler için umut oldum garibanlar için bence.

 

Düşünmek için okumak, okumak için kitap, kitap için para, para için ya sermaye ya emek, emek için sağlık lazım ahlaki olarak. Sermayesi olanlar erişti kitaplarına okudular eserleri sıcak evlerinde çaylarını yudumlayarak. Sermayesi olmayanlar ise başladılar işverenin emirlerini yerine getirmeye karın tokluğuna. Hâlbuki karnını doyurmak için değil, kitap okumak bilgiye erişmek için kalkışmıştı bazıları bu işlere. Emek ucuzdu ırkına göre de değişmekteydi insanın bir taraftan bakınca. Türk’ün emeği pahalı olunca Kürt’ün emeği tercih edildi. Kürt sosyete olunca Afgan’a, Afrikalılara meyil etti sermaye. Daha ucuz iş gücü hep hedefi oldu ağzında salyalarıyla ekonomik sistem mahkûmlarının. Her sene çoğu battı azı çıktı. Her sene aslında biraz daha eşitlendi dünya. Daha da eşitleniyor. Eşitlenecek bu gidişle de. ‘Allah gördüğünden eksik etmesin adamı’ diye bir dua vardır hepimizin bildiği. Her sene gördüğünden eksik edilenlerin sayısı artıyor.

 

Tutmayan iyi temennileri bir kenara bırakırsak etin meselesi, oldu otun meselesi diyenlerdenim ben.  Eti et yapan ot ile su. Suyu bol bizim Erzurum’un. Otu da bol olabilir bence. Gel gör ki otu gün geçtikçe azaldığını öğrendik iyi çobanlara sorunca. Beleş yem kaynaklarımız var bizim. Erzurum’a cumhuriyetin hediyesi olan. Meralarımız devletin. Halkın ortak kullanımında olan meralarımız. Ortaklar bildiğimiz kadarıyla Hammurabi den beri uyuşamıyorlar birbirleriyle. Ayni Cumhuriyetin çözemediği bir sorunu değil diyorum. Bakın Babil kralı Hammurabi İsa’dan önce 1760’lı yıllar civarında ki çobanlar ile ilgili kanunlarında ne diyor;

 

- Gözetlemesi için koyun ya da sığırın emanet edildiği, üzerinde anlaşılan ücretini alan ve tatmin edilen bir çoban koyun ya da sığırların sayısını azaltırsa ya da daha az doğumla artış gerçekleşirse kaybettiği karı ya da artışı telafi etmelidir.

- Kendisine bakması için koyun ya da sığır emanet edilen bir çoban hatalı davrandıysa, doğal yoldan sürünün daha az artmasına yol açtıysa ya da onları para karşılığı sattıysa mahkum edilir ve kaybın on katını sürü sahibine verir.

 

Gıda hukukunun günümüzdeki eski ve önemli kaynakları arasında yer alan bu kanunlar bize o zamanlar hakkında bilgi ışık tutuyor.

 

Günümüze gelince küçümsediğimiz çobanlarımızı, kadim bilgilerini kurumsallaştırmak için hızlandırılmış 15 günlük 120 saatlik eğitimlere tabi tutarak sertifikalandırdık. Resmen çoban oldular 15 gün eğitim alanlar. 15 gün eğitimle sürü başına geçende hata olması doğal. Hata yapınca çobandan kaybı telafi etmek ise günümüzde İsa’dan önce 1700’lerdeki kanunlara göre neredeyse imkânsız.

 

Çobanın hatası sadece hayvan kaybı ile de değerlendirilmemeli. Ya meranın kaybı ne olacak? Kar çekilmeye başlayanda yeşilin ucunu gören hayvanı tutabilir misin hangi ahırda? O Yeşilin kokusunu almış bir kere. Hâlbuki bilim adamlarımız, devlet kanunlarımız ne der kavak tomurcuk vermeden hayvan otlamaya çıkmamalı. Çünkü aklın ve bilimin önderliğindeki devletimiz bilimsel esasları kabul ederek üretime katkıda bulunmayı teşvik eder. Karın kalkmasıyla kavağın tomurcuklanması arasındaki zaman meranın kendini toplayacağı 21-30 günlük süreyi temsil eder. Otun kendine geldiği 10-12 cm yüksekliğe ulaştığı zamanı temsil eder. Ben Erzurum’da hiç görmedim 10-12 cm ot boyunda otlatan çobanı benim yaşadığım yıllarda. Ne oldu bu durumda? Çoban haklı hayvan aç otlatmasa ne verecek hayvanına? Devlet haklı otlatmaması gerekiyor bir sonraki seneye meranın verimini koruması için. Ceza keserse çobana sürü ağası arar Ankara’daki ağabeylerini terbiye ettirir en üst seviyeden memurunu.  Canım memurum ne görmüştür ne duymuştur ne bilmiştir bu durumu. Yıllar geçer Atatürk Üniversitesinin mera ile ilgili bölümdeki hocaları 40 yıllık karşılaştırmayı yapınca sonuç ortaya İngilizce dilinde çıkıverir. Sonra hocalarımızda bir şekilde Eskişehir’de ki üniversitenin birinde eğitim verirken bulur kendisini. Yakından baktığımızda dilinde tüy bittiğini görmemiz mümkündür yaşlı akademisyenlerimizin.  

 

Sadece otlatma zamanı mı sorun oldu da bu meralar eski verimini vermez oldu? Otlatmayı bitireceği zaman da bitirmedi çoban kardeşim. Otun kendini kışa hazırlayacağı 20-30 günlük zamanı da sarı dönem sonrasında hayvanını soktu merasına. Otlattı tazecik otlarını kış öncesi ahıra girmeden hayvancıklarını. Aç mı kalacaktı son bahar sonunda hayvanları ahıra girmeden. Kontrol memuru yine ceza kesemedi. Kesenler terbiye edildi usulünce. Çalışılacak başka memleketler de olduğu hatırlatıldı nazikçe. Bir dönem böyle geçti. Ardından bir dönem daha. Ve daha nice dönemler. Sadece bu 2 nedenden mi çoraklaştı bu meralar Erzurum’da?

 

Her köyün merası belli hayvan sayısına göre sınırları değişen. Sayı arttıkça alan genişliyor. Azaldıkça daralıyor yasal olarak. Yine oldu kavga sebebi. Kiminki genişleyecek kiminki daralacak. Sınır nereden nasıl geçecek. Her mal sahibi sayıyı arttırma heyecanında. Sınır belli kapasite belli yasal olarak hesabı var kitabı var.  Her Ziraat Fakültesi öğrencisi tarla bitkileri dersinde öğrenir bu mevzuları. Bilir yani ziraat mühendisleri bu işleri. Bazıları daha iyi bilir. Bazıları ise en iyisini bildiğini iddia eder bilhassa memleketin kıyı kesimlerinde has bel kader eğitim almış olanları. Başlar dövüş kıyı kesimindeki ziraatçılar ile iç bölgenin yağız mühendisleriyle. Dövüşürler de dövüşürler, yıllar yıllar geçer. Ezilen yine doğal kaynaktır. Meradır. Mera önce dikenlenir. Kızar mera, tepki gösterir. Otlatmaya gelen hayvanların ağzını kesmeye kan akıtmaya başlar yiyenlerden. Varma der üstüme der hayvana. Ağzı kanayan hayvanı gören çoban çeker hayvanı meranın içinden. Sonra çoraklaşır mera. Ot vermeyi bırak taşlar görünür olur. Vasfını yitirir mera. Derler ileri gelenler: Bizim vergilerimiz nereye gidir gardaş? Hele canlandırın bu meralarımızı nerede bu devlet?  deyu dururlar. Hemen alel acele mera ıslah projesi hazırlatılır. Uygulamaya alınır yine bilimsel esaslar göz ardı edilerek. Olur olur bal gibi olur derler. Biz yaparız olur derler. Evet, olur da. 3- senede canlanır meralar ama uygulama yine aynı olunca döner 5-7 senede eski haline. O zamanın projesini hazırlatan bürokratı çoktan kızağa alınmış memuru kaç tayin görmüştür ki ara ki bulasın. Kalır iş yine yeni memurun eline yine yaparlar yeni projeleri geçirirler 8-10 seneleri. Günü geçiren herkes memnundur halinden. Mera dışında.

 

Meranın derdi bitmez. Tavuk merası vardır. Koyun merası vardır. At merası vardır. Sığır merası vardır. Bilmezler anlamazlar hangisi hangisidir diye. Ağız yapısı farklıdır bu hayvanların otlatma yükseklikleri farklıdır. Dolayısıyla ot tipleri de farklıdır bu meraların kimin umurunda bilenlerin dışında?   Yürütürler sığırları otlatırlar da otlatırlar. Hükümetler geçer gider kalan ki meralarla ilgili arşividir devletin. Çıkar gelir zekinin bir kaçı derler ki nedeni Otlama zamanına uymadığın değildir. Otlatma süresine uymadığın değildir. Otlatma kapasitesine uymadığın değildir. Yem tipine uygun otlatmadığın değildir sorun olan.

 

Sorun ortakların trajedisidir. Ortaklar anlaşsaydı bu işler çözülürdü hiç de sorun olmazdı. Der ki mera sadece benim olaydı. Bak ben ne bakardım o meraya şimdi böyle mi olurdu buraların hali böyle. Der ve ikna ettirir ağaları beyleri kabineyi ve başlarlar uzun süreli kiralamalara. Ardından gelecek olan ise özelleştirilmesidir meraların. Sahibi belli olsun kardeşim der ağalar beyler. Sesi soluğu çıkmayan gariban neylesin. Geldiğimiz nokta şimdilik buradır. Bundan yaklaşık 6 sene evvel çocuk aday kod isimli Erzurum’un solgun yüzlerinden biri çıkmış gelmiş bastırmış el ilanına diye ki ‘Meralar özelleştirilmeyecek’ ‘Taşı toplanacak’ diye. Gezmiş köy kahveleri, anca bırakabilmiş masalarına yazdıklarını. Hangi vatanperverin umurunda bu yazıyı okuyabilenden başka!

 

12 Mart’ta vatanı kurtarabilen bu kudretli irade; merasını da kurtarabilecektir sermayenin pençelerinden, yeşertecektir yeniden acımadan yağmalanmış merasını tıpkı öz vatanını dirilttiği gibi. 

 

Kutlu olsun, esen olsun, unutulmasın 12 Mart.  

 

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Prof.Dr. Yavuz Emeklier 12 Nisan 2021 07:50

    Sevgili Hakan Cebeci, yazın konusu ya da teması güzeldi. Ancak çok zor okunuyor! Biraz daha imlaya dikkat edelim. Nokta ya da virgül lazım bu yazına!. Gerçekten Yonca, Başak, Çiçek, Gül, Gonca adında kadınlarımız vardır da Mer’a yoktur. Mer’a hanıma selam söyle benden! Sevgilerimle,