Emek mücadelesinde temiz bir nefes!

Fransız parlamentosunda sermayeden yana olan temsilcilerin sağ tarafa, emekten yana olan temsilcilerin ise sol tarafta konumlanarak tartışmaları sonucunda; oluşan sağ ve sol kavramları günümüzde de, her ne kadar kimi çevrelerce güncelliğini yitirdiği vurgulansa da, varlığını devam ettirmektedir. Fransız parlamentosunda esen rüzgârın, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde de etkisinin, bilhassa 1950’li yıllarda baş göstermesiyle birlikte; Türk siyasi tarihinin önemli iki damarı Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olarak kendilerini tanımlamıştır. 70’li yılların 2. Yarısından sonra bu kutuplar çeşitli fraksiyonlarla teorik olarak bileyenmiş, dönem dünya aktörleri tarafından da mevcut alt guruplara ateşli silah sevkiyatı sonucu, çatışma 1980 yılında doruk noktasına ulaşmıştır. Genel asayişin artık kontrol altına alınamamasıyla birlikte Eylül’ün 11’inde askeri müdahale gerçekleşmiştir. Müdahalenin ardından grupların silahsızlandırılmasının ardından, neoliberal ekonomik politikalar uygulamaya alınmıştır. Askeri müdahalenin 22-24 yıl sonrasında, anadilde eğitim söylemleri emek mücadelesinin öznesi haline getirilmeye çalışılmıştır.

 

Yıl 2004. Güneydoğu kökenli yurttaşlarımızın dönem siyasal rüzgârının desteğini arkasına alarak; kamu emekçileri sendikaları konfederasyonu içinde eğitim iş kolunda örgütlenmesi sonucu, anadilde eğitim vurgusunu öne çıkartarak, sendikal mücadele safında etkili olma girişiminin hâkim hale gelmesiyle oluşan sancılar artık kabul edilemez dereceye ulaşmıştı. Sosyalist eğilimdeki sendikanın rotası mikro milliyetçi yaklaşımlarla, elem verici nasyonal sosyalizm hastalığına yakalanmasıyla birlikte, enerjisini ve zamanını emek mücadelesi için değerlendiremez hale dönüşmüştü. Dış destekli soğuk siyasal rüzgârların da etkisiyle çaresi olmayan hastalığa yakalanmış konfederasyondan bulaş, riski olmadan kurtulma zamanı artık gelmişti. 2005 yılındaki konfederasyon genel kurulundaki şiddetli çalkalanmalar sonucu, ‘tarihte faşist iktidarların demokratik olarak el değiştirmediği’ tecrübesini bilen, aklın ve bilimin önderliğini tercih eden, ulus kimliğini özümsemiş, Atatürk ilke ve devrimlerini içselleştirmiş, başta eğitimci aydınlar, kendilerine yeni bir yol haritası çizme kararı almıştır. Bu yol haritasıyla önce eğitim iş kolunda Eğitim Bilim İşgörenleri sendikasını kurmuşlardır. Ardından aynı sancıları geç de olsa yaşayan farklı iş kollarındaki (Sağlık, büro, yerel yönetimleri ve sanat) emekçiler bir araya gelerek 2008 Yılında Birleşik Kamu İş Konfederasyonunu kurarak daralmış emek mücadelesine ihtiyaç olan yeni bir ses yeni bir nefes olmuştur.

 

Ankara’da yüksek eğitimi aldığım yıllar içerisinde ister istemez bu değişimleri yakından takip etme fırsatı edinmiştim.  2012 yılının 1 Mayıs’ında, beklenmeyen hızla gelişen bir konfederasyonun, eylem öncesi toplantılarda masa dışında bırakılma girişimleri olduğunu sonradan öğrendim. Ankara’da düzenlenen; üyesi olduğum Atatürkçü Düşünce Derneğinin de katılmak istediği, Tandoğan meydanındaki kutlamalara kabul edilmeyişi haberi sonucu, aynı yok sayılmayı yaşayan Birleşik Kamu iş Konfederasyon yönetimiyle tanıştım. Kutlamalara katılım taleplerinin; gerek eylem komitesinin gerekse, il valiliğinin başka bir alanda gerçekleştirmesine yönelik taleplerinin reddi sonucu,  polis barikatını zorlayarak alana girmeye çalışan yurt severler Hipodrum caddesi üst geçitinin altında beklemeye zorlanmıştı.  O gün, barikatı zorlayan gruptaki mücadelecilerden biri 2012 yılında aramızdan ayrılan Derya Kocabay diğeri ise şimdiki Tarım Orman İş Sendikası genel başkanı Şükrü Durmuş idi. Barikatı zorlayanlara destek için gruptan koşarak ayrılmıştım ki; arkamdan eylem sorumlusu yakalayıverdi. ‘Gruptan ayrılmamam gerektiğini’, ‘eylem disiplinine aykırı davranışlardan’ kaçınmam gerektiğine dair ilk sözlü uyarıyı almıştım. Nitekim alana girememiştik ama gelecekteki sendikamı o zaman tespit etmiştim. İlerleyen günlerde Şükrü Başkanı makamında ziyaret etmeye gittim. Üyelik koşullarına haiz olmadığımı öğrendiğimde çok üzülmüştüm. ‘Memur ol sonra gel!’ demişti. Erzurum’da memuriyet hayatıma ilk atandığımda 21. Gün sendika üyeliğim genel merkeze ulaşmıştı. O gün bu gündür mücadelenin bir şekilde içindeyim.

 

2000’li yılların 2. Yarısından başlayan, komşu kovandaki bal yapmayan hasta ve yaşlı arıların yoğun bulunduğu alanda, oğul veren genç sendikayı kabullenememe süreci günümüzde de devam etmekte. Yıl 2014. Soma Yırca’da özel bir inşaat şirketinin termik santral kurulumu maksadıyla kesilen 6110 zeytin ağacının hesabı için peşinden koşan sendikamızın yanında ne odalar, ne de bizi 1 Mayıs’ta meydanlara kutlamamızı engelleyen sendikaların yönetimi yoktu. Çanakkale’de Orman alanlarının katledildiği çok uluslu Kanada merkezili şirketle hukuksal mücadele verirken ve bu şirketlerin Türkiye’deki gözelerine kilit vurdururken, yine kimse elini taşın altına koymamıştı. Fakat bugün (5 Mart 2022) İzmir’de, Türkan Saylan Sanat Merkezinde toplanan zeytin sevgisiyle dolu; tepkili, hassas, irili ufaklı yapıları koordine edenler, ne hikmetse sendikamızı göz ardı ederek ortak akıl oluşturma gayretindeydi.  Hikmetin ne olduğu açıktır aslında. 2005 yılında başlayan özgürlük ve bağımsızlık hareketimizi içselleştiremeyenlerin, günümüzdeki uzantılarının, çaresiz ve sığ dışlama hamlelerinden başka ne olabilir ki?

 

Varsın olsun dışlanalım. Varsın olsun yalnız kalalım. Biz yine de; zeytinimizi, ülkemizi, Türkçemizi, insanlarımızı, emekçilerimizi, doğamızı ve Atatürk’ümüzü sevmeye ve gösterdiği hedefte uğrunda mücadele etmeye kararlılıkla devam edeceğiz.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Ruhsar Yanmaz 07 Mart 2022 18:09

    Önemli olan inandığın yolda yürümektir. O zaman mücadele gücü artıyor. Hele sonuçlarını alınca inanç da artıyor