Ölüm fenomeni (olayı) karşısında Farabi ve Atatürk...

Duysak da duymasak da,  görsek de görmesek de,

O bizim karşımızda, yanımızda, bacamızda ve kapımızda.

Hayır, elimizde, kanımızda ve alın yazımızda.

Bin kez varlığı olan her canlı onda eriyecek,

Başlayan her hayat onda bitecek, sönecek.

Yeryüzüne, işine ve ocağına bir daha dönmiyecek...

İstesek de istemesek de, öteye gidecek ve gelmiyecek.

 

İnsan ölümlü bir varlıktır. Ölümü ve ölümlü olduğunu bilen insan ölümün ne olduğunu açık-seçik bilemiyor. Ölüm nedir? Sorusu çok soruya muhtaç. Canlılar ölümü tatmada eşittirler. Kimse kimsenin yerine soluk alıp veremediği gibi, kimse kimsenin yerine de yaşayamaz, ölemez. Bu nedenledir ki, insan hayatını ve ölümünü anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Kendisinin gelip-geçici yanının olmasına karşın ebedi yani ölümsüz bir yanının da olduğuna inanmak ister. Çünkü bu yanıyla yok olmak istemez, varolmak ve yaşamak ister. Ölüm bilinci ile yaşama bilinci içice sarmaş dolaş insanda yaşar. Hayat ve ölüm karşısında insanın tutum ve duruşu çok önem arz eder. Yaşama sevinci ile ölüm korkusu kol-kola yanı başımızdadır. Bunun içindir ki Nermi Uygur'un şu iki mısrası ne güzeldir.

 

Değil mi ki ölüm var, hiçbir şeyin tadı yok.

Değil mi ki ölüm var, öyle tatlı ki her şey.

 

İnsanın iki arada bir derede kendini hissettiği bu durum karşısında soğukkanlı olması belki de takınılacak en iyi tutumdur. Ölüm korkusuna yenik düşen insan yaşama sevincini de kendiliğinden yitirir. Ölümün acı verdiğini düşünür ya da maddi ve manevi değerlerin ölüm nedeniyle yitirildiğini düşünür. Filozof Farabi ölüm korkusunu yenmemiz için bize önderlik yapmaktadır.

 

"Doğru düşün ve doğru hareket et ki, erdemli olasın ve ölüm korkusunu yenesin. Erdemsizler bu korkuyu yenemezler. Erdemsizlerin değerli buldukları yegâne şey dünya hazlarıdır. Onlar,  ölümün bu hazlara son verdiği için ondan nefret ederler. Fâsıklar - kötülükte önde gidenler- de ölüm korkusunu yenemezler. Bu dünya hazlarını yitirmek yanında öte dünyada mutlu olma imkânını da yitirdiğine inanırlar. Erdemli insanın ölümden korkması için hiçbir nedene gerek yoktur. O, mümkün olduğu ölçüde uzun yaşamak ve iyi fiillerini artırmak ister ki, bu sayede ölümden sonraki mutluluğunu da artırmış olsun."

 

İnsanı geçmişten daha çok gelecek ilgilendirmektedir. Geleceğinden umutlu olması gerektir. Ona yakışan ölümsüzlük yanını ve imkânını düşünmesidir. Gerçi ölümsüzlük duygusu herkes de aynı ölçüde var değildir. O şahsi çabalarla elde edilir. Ölümü yok olmak değil varolmak olarak da herkes düşünemez. Ölümden sonrası konusunda temel iki büyük yaklaşımın olduğunu biliyoruz. Ölümle beraber cansız bir hale dönüştüğünü ve yaşamın kendisinin yok olduğunu ileri süren maddeci görüş, yaşamın ölümsüz olduğunu kabul eden ruhsal görüş. Yüksek dinlerin tümü bu ikinci görüşü paylaştığını biliyoruz. Sıkça Müslüman kimliğini kullanan Atatürk "Türk Milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum" demekle suretiyle beden yanının toprak, ruh bir diğer ifadeyle akıl yanının ebediyete kadar yaşadığını düşünüyordu. O,"Her an tarihe karşı, cihana karşı hareketimizin hesabını verebilecek bir vaziyette bulunmak lazımdır."diyordu. O, milletinin hafızasında insani ebediliğini, kurduğu Türkiye Cumhuriyetiyle yaşamak istiyordu. İnsanlığın önünde kılavuzluk eden Tanrı elçileri, bilgeler, bilginler, sanatçılar, devlet ve siyaset adamları insanlığın hafızasında insani ebediliğe kavuşmuşlardır.

 

 

Türk Milleti de Kağanları, bilgeleri, bilginleri ve devlet adamlarının ölümünü hep soğukkanlı karşılamıştır. Anonim Türk Atasözünde ne güzel ifade edilmektedir; "Sultan Süleyman'a kalmayan dünya." Türk Milleti ölüsüne saygılıdır. Gerçi ölüsüne saygısızlık en kaba topluluklarda bile rastlanmaz. İnsanın ölüsüne saygısı onun medeni tavrıdır. Bizim medeniyetimizde ölülerle diriler bir aradadır. Her abidenin yanında bir gora/mezara rastlamanın nedeni ayrılığın, kopuşun ve yok oluşun değil, varoluşun nedenidir. Bu ve öte dünya yan yanadır. Kızılderili kabile şefinin Büyük Su'/Atlas Okyanusu'ndan gelerek ülkesini işgal eden Beyaz Adama/Avrupalıya dediği gibi;-Ölüm mü dediniz! Ölüm yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

 

Atatürk, siyasi hasımları tarafından 1926 Haziranın 19'unda düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan İzmir suikastından sonra Anadolu Ajansına şu beyanatı verdi;

 

 "...Benim nâçiz (çok küçük, değersiz) vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır (ebediyete kadar yaşayacaktır).Ve Türk milleti, güven ve saadeti kefil prensiplerle medeniyet yolunda duraklamaksızın yürümeğe devam edecektir."

 

Atatürk, aynı suikast teşebbüsü ile ilgili olarak, 27 Haziran 1926'da, gazete muhabirlerine şu beyanatı verdi;

 

 "İnsanlar daima yüksek, seçkin mukaddes hedeflere yürümelidirler.

Bu hareket tarzıdır ki, insan olanın vicdanını, dimağını, bütün insanlık mânasını tatmin eder. Bu hedefte yürüyenler, ne kadar büyük fedakârlık yaparlarsa o kadar yükselirler. Ve bu hayat tarzı açık olur. Çünkü alnı açık, kafası açık, kalbi ve vicdanı açık insanlar tarafından idare olunan cemiyetler, ancak bu manada hareketlerin takipçisi olabilirler..."

 

Ölüm düşüncesi, insanda değer olarak üst değer içeren "yaşama saygıyı" korumaktadır. Yetişme tarzı olarak harp meydanlarında ölümle burun buruna yaşayan Atatürk,

 

"Behemehâl şu ve bu sebepler için, milleti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zarurî ve hayatî olmalı Hakiki kanaatim şudur; Milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, 'ölmeyeceğiz' diye harbe girebiliriz. Lâkin hayat-ı millet tehlikeye maruz kalmayınca, harp bir cinayettir."demektedir.

 

"Yurtta sulh, cihanda sulh" prensibi yaşama ve yaşatma sevincimizi artırmakta, öldürmek hırsını ya da öldürülmek korkusunu azaltmaktadır. Barış içerisinde yaşamanın değeri bilinmiştir. Devlet adamlarımız bu ilkeden hareketle dünya barışına ve özellikle komşu ülkelerle barışa giden yolları sonuna kadar kullanmalıdırlar.

 

Düşmanlarımızın çokluğuyla övünmeye kalkmak uygar bir tutum olmasa gerek. Gelecek nesillere barışın nasıl gerçekleştirildiğinin yolları öğretilmelidir.  İç barışını sağlayamamış toplumlar dış barışı elbette sağlayamazlar.

 

Bu nedenle kendisiyle barışık bir toplum elbette uygar bir toplumdur.

 

"Bizim başka milletlerden hiçbir eksiğimiz yoktur. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz." diyen Ulu Önder Atatürk, Türk Milletinin ölüm karşısındaki tutumunu da şu cümleleriyle bize aktarmaktadır.

 

"Efendiler; ben de bazı arkadaşlarım gibi Garp milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım. Ve bu muârefem (iyice tanımam) harp sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin kuvve-i mâneviyesi bütün milletlerin kuvve-i mâneviyesinin fevkindedir."

 

Atatürk'ün "İnsanlar daima yüksek, necip ve mukaddes hedeflere yürümelidirler."düşüncesinden yararlanmalıyız. İnsanlığın hafızasında ebedi yaşamak isteyenler, insanlığa ebedi eserler bırakacak bir hayat yolunu seçmelidirler.

 

Kuran'da ölüm gerçeği şu ayetle ifade edilir "Her nefs(canlı/insan) ölümü tadıcıdır." Ne mutlu o insanlara ki hem insanların gönüllerinde hem de Yüce Tanrı katında insani ebediliği yaşarlar.

 

NOT: Değerli okurlarım bu yazımı 2011 de yayınlamıştım.  Yeniden yayınlanmasını istedim.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.