IBAN mağduru mu, suç ortağı mı?

12.Yargı Paketi ile gelen düzenleme, ceza adaletinde bir düzeltme mi, yoksa yeni bir tartışmanın başlangıcı mı?

TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçen 12. Yargı Paketi, son dönemin en çok tartışılan ceza dosyalarından biri olan “IBAN mağdurları” meselesine doğrudan temas eden önemli bir düzenleme içeriyor. Teklife göre, dolandırıcılık suçunda kişinin katkısı yalnızca banka hesabını, IBAN’ını ya da hesabın kullanılmasını sağlayan bilgileri vermekle sınırlı kalmışsa, verilecek cezada yarı oranında indirim gündeme gelebilecek. İlk bakışta teknik bir değişiklik gibi görünen bu düzenleme, aslında çok daha temel bir soruyu yeniden önümüze koyuyor: Kim mağdur, kim fail, kim suçun parçası?

Türkiye’de dolandırıcılık artık sokakta kurulan basit tuzaklardan ibaret değil. Suç, dijital dünyanın hızına ayak uydurdu; sahte ilanlarla, sosyal medya üzerinden kurulan senaryolarla, yatırım vaadiyle açılan tuzaklarla ve banka transferleriyle büyüyen bir yapıya dönüştü. Bu dosyalarda paranın izi sürüldüğünde ise çoğu zaman ilk ulaşılan kişi, hesabına para gelen ya da hesabını başkasına kullandıran kişi oluyor. “IBAN mağduru” diye anılan tartışma tam da burada başlıyor.

“IBAN mağduru diye bir şey yok”

Düzenleme öncesinde siyasetin de bu meseleye sert yaklaştığı görüldü. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in açıklaması bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Güler, kamuoyunda kullanılan “IBAN mağduru” ifadesine itiraz ederek şu sözleri kullandı:

“IBAN mağduru diye bir şey yok. Burada mağdur olan, parası çalınan kişidir. Hesabını kullandıranlar mağdur değil, suça iştirak eden kişilerdir. Bu konuda bir kavram karmaşası oluşturuluyor. 500 bin liralık 60 işlem yapan ve bundan yüzde 10, yani 3 milyon lira kazananlar var.”

Bu açıklama, tartışmanın en kritik noktasını ortaya koyuyor. Gerçekten de dolandırıcılık dosyalarının asıl mağduru, parasını kaptıran, birikimini kaybeden, kandırılan vatandaştır. Hesabını kullandıran kişi ise her durumda mağdur sayılamaz; bazı dosyalarda açıkça suçtan menfaat sağlayan ve dolandırıcılık zincirinin lojistik ayağına dönüşen bir aktör olarak karşımıza çıkar.

Ancak tam da burada şu soruyu sormak gerekir: Hesabını kullandıran herkes gerçekten aynı ölçüde fail midir?

Her hesap kullandıran aynı ölçüde fail değildir

Bugüne kadar uygulamada görülen en büyük sorunlardan biri, banka hesabını kullandıran kişilerin çoğu zaman doğrudan nitelikli dolandırıcılık faili gibi değerlendirilmesiydi. Oysa kimi dosyada kişi gerçekten suç örgütünün bir parçası, kimi dosyada ise yalnızca hesabını belli bir komisyon karşılığında kullandırmış biri. Kimi zaman parayı çekiyor, aktarıyor, yönlendiriyor; kimi zaman bunu sistematik bir gelir kapısına dönüştürüyor. Kimi zaman ise hesabının ne için kullanılacağını tam anlamadan, küçük bir menfaat uğruna çok ağır bir ceza tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.

İşte 12. Yargı Paketi’ndeki düzenleme, tam da bu ayrımı hukuken görünür kılmaya çalışıyor. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesine eklenecek yeni fıkra ile, kişinin dolandırıcılık suçuna iştiraki yalnızca banka hesabını, ödeme aracını veya hesabın kullanılmasını sağlayan bilgileri başkasına vermekle sınırlı kalmışsa, verilecek ceza yarı oranında indirilecek. Üstelik zarar giderilmişse, soruşturma veya kovuşturma aşamasına göre etkin pişmanlık indirimi de gündeme gelebilecek.

Kısacası devlet ilk kez açık biçimde şunu söylemiş oluyor:
“Hesabını kullandıran herkes aynı ölçüde fail olmayabilir.”

Düzenlemenin sağlayabileceği fayda ne?

Bu düzenlemenin en önemli yönü, cezada orantılılık ilkesine yaklaşma ihtimalidir. Ceza hukukunda temel kural, cezanın kişinin suça katkısı ve kastı ile orantılı olmasıdır. Dolandırıcılık organizasyonunu kuran, mağduru kandıran, para trafiğini yöneten kişi ile yalnızca hesabını kullandıran kişiyi her durumda aynı kefeye koymak zaten uzun süredir eleştiriliyordu.

Yeni düzenleme, en azından kağıt üzerinde, bu adaletsizliği azaltma potansiyeli taşıyor. Eğer kişinin fiili gerçekten sadece hesabını kullandırmaktan ibaretse ve olayda başka bir rolü yoksa, daha hafif bir cezai karşılık öngörülmesi hukuk tekniği bakımından anlaşılabilir bir tercih olarak görülebilir.

Düzenlemenin bir diğer önemli sonucu, kesinleşmiş dosyalar bakımından doğabilecek etkidir. Eğer hüküm lehe kanun olarak uygulanırsa, sırf hesabını kullandırdığı için ağır ceza alan bazı kişiler yönünden yeniden değerlendirme yolu açılabilir. Ceza süresi düşebilir, infaz hesabı değişebilir.

Peki sorun nerede başlayabilir?

Tam da burada işin zor kısmına geliyoruz. Çünkü bu düzenleme, doğru uygulanırsa adaleti güçlendirebilir; yanlış uygulanırsa yeni sorunlar doğurabilir.

Birinci risk, “IBAN kiralama” piyasasının büyümesi ihtimalidir. Eğer kamuoyunda bu düzenleme “nasıl olsa ceza düşüyor” şeklinde algılanırsa, suç örgütleri açısından hesap bulmak daha kolay hale gelebilir. Özellikle ekonomik sıkıntı içindeki gençler, öğrenciler ya da işsizler “bir şey olmaz” düşüncesiyle hesaplarını kullandırmaya daha yatkın hale gelebilir.

İkinci risk, “IBAN mağduru” söyleminin gerçek mağduru görünmez hale getirmesidir. Unutulmamalıdır ki dolandırıcılık dosyasının asıl mağduru, parasını kaybeden vatandaştır. Hesabını kullandıran kişi her zaman mağdur değildir; bazı dosyalarda gerçekten suçtan menfaat elde eden ve dolandırıcılık zincirinin parçası haline gelen bir aktördür.

Üçüncü ve en kritik sorun ise, kanun metnindeki “başkaca iştiraki yoksa” ölçütünün uygulamada nasıl yorumlanacağıdır. Bir kişi hesabına gelen parayı çekmişse hâlâ yalnızca “hesabını kullandıran kişi” midir? Aynı hesabı 10 kez, 20 kez kullandırmışsa hâlâ ikincil rolde midir? Yüzde 10 komisyon alıp milyonlar kazanan biri için “suçun çevresinde kaldı” demek mümkün müdür?

Abdullah Güler’in verdiği “500 bin liralık 60 işlem, yüzde 10 komisyon, 3 milyon lira kazanç” örneği tam da bu noktaya işaret ediyor. Çünkü düzenleme, gerçekten sınırlı bir katkı sunan kişi ile suçtan sistematik gelir elde eden kişiyi birbirinden ayıramazsa kamu vicdanında ciddi bir tartışma yaratır.

Asıl sınav kanun metninde değil, uygulamada

12.Yargı Paketi ile gelen bu düzenleme tek başına bir af değildir; aynı şekilde herkes için otomatik bir kurtuluş da değildir. Ama şu gerçeği teslim ediyor: Ceza hukuku, suça katkısı aynı olmayan insanları aynı kalıba sokarak sağlıklı işlemez.

Eğer mahkemeler her dosyada sanığın rolünü, kastını, işlem sayısını, menfaatini ve para trafiğindeki yerini dikkatle incelerse, bu düzenleme önemli bir adalet düzeltmesine dönüşebilir. Ama bu ayrım yapılmadan, hesabını kullandıran herkese otomatik indirim uygulanacak bir algı doğarsa, o zaman hukuk yeni bir adaletsizlik üretmiş olur.

Sonuç: Dengeyi kurabilecek miyiz?

Türkiye’de “IBAN mağduru” tartışması, aslında dijital çağın ceza hukuku sorunlarından biridir. Çünkü suç değişiyor, yöntem değişiyor, para transferleri değişiyor; ama hukukun hâlâ temel bir soruya cevap vermesi gerekiyor:
Kim gerçek fail, kim suçun lojistik ayağı, kim gerçekten daha sınırlı bir rol üstlendi?

12.Yargı Paketi’ndeki düzenleme, bu soruya yeni bir cevap arıyor. Bir yönüyle cezada orantılılık ve adalet vaadi taşıyor. Diğer yönüyle ise suç örgütlerinin işini kolaylaştırma riskini barındırıyor.

Bu nedenle bugün tartışmamız gereken şey sadece “IBAN mağduru var mı, yok mu?” sorusu değildir. Asıl mesele şudur:

Ceza hukuku, gerçekten fail olanla yalnızca araç olarak kullanılan kişiyi birbirinden ayırabilecek mi?

Eğer bu ayrım doğru kurulursa, yeni düzenleme adalete hizmet eder. Kurulamazsa, bugün “IBAN mağduru” diye konuştuğumuz tartışma yarın başka bir başlıkla yeniden karşımıza çıkar.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.