Öğretmenim Fazlı Dertli'nin ardından..

Köyden şehire okumaya gelmiştim... O geliş de başlı başına başka bir hikâye ama... Neyse... Ben okumaya gelmiştim. 12 Eylül dönemi... Çocuktum... İhtilal köydeyken olmuştu. Ben ise okumak için şehirdeydim...

Ailenin ilk erkek çocuğu olmam nedeniyle el üstünde büyütülmüştüm. Amcam, benim okumam için her şeyini verirdi. Köye gelen bütün öğretmenler, mutlaka okumam gerektiğini söylerdi. Muhtar Amcam, daha okuma yazmayı öğrendiğim ilk günlerde elime güzel bir dolma kalem vermişti. Artık köyün “kâtibi” bendim... Senetleri, çeyiz kâğıtlarını hep ben yazardım.

Amcamda mümrünü basar, o görkemli imzasıyla birlikte hava atardı!

Köye gelen öğretmenlerin en yakın akranı olmuştum. Onlar anlatır, ben dinlerdim. O dağların arasında, o çukur ovada hayallerim vardı... O hayallerimin kılavuzları ise öğretmenlerimdi.

Aradan zaman geçti...

O öğretmenlerin sayesinde sınavlara girdim. O şartlarda, Devlet Parasız Yatılı Ortaokulu Sınavlarında Türkiye derecesi yapmıştım. Gazetelerde adım, fotoğrafım yayınlanmıştı. İlk aşamaydı... İkinci aşamada nedense aynı başarıyı yakalayamadım. Derece yapamadım ama yine de iyi bir puan almıştım. Erzurum dışında, puanım Malatya’ya yetiyordu.

Amcam, “Göndermem,” dedi.

O günün Milli Eğitim Müdürü Hüseyin Yakar ise:

“Muhtar, bu çocuk okumalı...” demişti.

Amcam da:

“Okuturum, ama Erzurum’dan göndermem...” dedi.

Amcam beni ilk önce bir terziye götürdü. Hiç unutmam... Bakırcı Camii’nin karşısında, Topal Dursun Amca’ya... İlk boy ölçüm orada alındı. Bana harika, yelekli bir takım elbise diktirdi. O yaşlarda üç kez provaya gittim.

Köydeki öğretmenim Hayrettin Çivelek’in oğlu Muhammet Ali ile aynı elbiseyi giymiştik. İkiz gibiydik. Zaten dört yıl aynı sınıfta, aynı sırada yan yana okuduk.

Dumlu Mağazası'ndan da gömlek ve kravat aldı.

O elbiseyle Hüseyin Yakar’ın karşısına çıktık.

Amcam, başındaki kasketi göğsüne bastırarak:

“Al kaydet okula ama iyi bir okul olsun,” dedi.

Erzurum’da evimiz yoktu...

Pelit Meydanı’nda Cebel Otel’de, bazen de Kasım Paşa Camii’nin yanındaki Yeni Adana Oteli’nde kalıyorduk.

O günün Erzurum’unda en görkemli ortaokullarI Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu ile Şair Nefi’ydi. Müdür Bey:

“Köylerden gelen çocukları bu okullara kaydedemeyiz,” dedi.

Ali’nin babası öğretmendi... Onu GAMPO’ya kaydettiler. Beni ise 50. Yıl Ortaokulu’na...

Müdür Bey okulu öve öve bitiremiyordu:

“Daha yeni yapıldı... Kütüphanesi var, laboratuvarı var, öğretmenleri çok iyi...”

Amcam da çaresiz kabul etti.

Ama dert daha yeni başlıyordu:

“Ben nerede kalacağım?”

Köyde anam babam telaşta... “Oğlan okuyacak da nerede okuyacak?”

Ev yok, bark yok...

Aylarca, teyzem diye bildiğim; babamın dayısının kızı, aynı zamanda da amcamın baldızı olan Makbuse Teyzem’in evinde kaldım. Nihat Dayı TIR şoförüydü... Ümran Abla GAMPO'yu bitirmiş. Hasan Abim Şair Nefi’de, Lale, İnönü İlkokulu'na ama ben 50. Yıl Ortaokulu’na gidiyordum. Yol bilmem, yordam bilmem... Pelit Meydanı’ndan 50. Yıl Ortaokulu’na nasıl gideceğim?

Muhtar Amcam ona da çözüm buldu... Elinde bir tebeşirle; Pelit Meydanı, Gürcükapı, Kongre Caddesi, Hayvan Hastanesi, Borsa Kantarı boyunca elektrik direklerine işaret koydu.

“Buradan sağa... Oradan sola... Şuradan dümdüz git...”

Birkaç ay böyle geçti. Tam okul yolunu ezberlemişken, Amcam okulun yanı başında bir ev tuttu. Kurbanlıklar o yıl iyi para etmişti. Bir de İran’a seksen tane şişlik toklu satmıştık..

Artık bir gecekondu da olsa evimiz vardı... Aziziye İlkokulu ile duvar duvara... Okulda zil çalsa bizim evde duyuluyordu.

Ve 50. Yıl Ortaokulu...

Evde, ailede, sülalede hep birinci sınıf olsam da orada üçüncü sınıftım:

1-C...

Niye 1-A, 1-B değil de 1-C?

Okulun camındaki afişten kalmış aklımda tarih... 6 Kasım 1982... Anayasa oylaması öncesinin günleriydi...

Eşitliği ben o okulda gördüm.

Bir okul müdürü vardı: Vecdi Murat Hatipoğlu...

Bir İngilizce öğretmeni: Gülümser Yurtlu...

Elinde serum hortumlarından örülmüş kırbaçla dolaşan Din Kültürü öğretmenimiz Yılmaz Alkan...

Fen Bilgisi öğretmenleri Yılmaz Oğuzhan ve Mehmet Ekinci, Tarihcimiz Mehmet Yaşar Köçmenli...

İdareci Mehmet Çimen...

Sosyal Bilgiler öğretmenlerimiz Müslüm Çağlar ve Fazlı Dertli...

Bir de Türkçe öğretmenimiz vardı; Ahmet Turan Uzunoğlu...

Giyimiyle, kuşamıyla, konuşmasıyla benim için tam bir idoldü.

Bir yıl böyle gelip geçti...

Köyden gelen ben; Alabaş’tan, Koşar’dan — ilk bindiğim attan — ayrıldığım yıl... Koyundan-kuzudan; Alabaş’tan, Koşar’dan sonra arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrenmeye başlamıştım.

İkinci sınıfta şubemizin adı değişti.

1-C oldu sana 2-K...

Yahu bu kadar da sınıf atlanmaz ki!

Bana bir özgüven geldi ki sormayın...

Hatırlayanlar vardır... O günlerde okul gazeteleri, sınıf gazeteleri çıkarılırdı. Duvar gazetesi işte...

Ben de:

"2-K’NIN SESİ" diye bir gazete çıkarmaya karar verdim. Tüm sınıf arkadaşlarımı ikna ettim. Ama o okulda, o kırmızı kadife panoda bizim gazeteyi çıkarmak için bir şey lazımdı.

Ne mi?

“2-K’NIN SESİ” yazan görkemli bir başlık...

Bütün sınıflardan farklı olmalıydı bizim gazetemiz.

Arkadaşlarıma anlatıyorum, tarif ediyorum. Ama olmuyor!

Tüm sınıfın ortak derdi oldu "2-K’NIN SESİ"

Dursun Kekeç, çok iyi resim çizerdi... O bile "2-K’NIN SESİ" başlığını yapamıyor...

Sağ olsun sıra arkadaşım Hüseyin Murat Lehimler:

“Bozkurt,” dedi, “geçen yılki sınıf öğretmenimiz şimdi Halk Eğitim Müdür Yardımcısı. Arkadaşları toplayıp ona gidelim. O bize senin dediğin başlığı hazırlar.”

Evet ya... Bizim eski sınıf öğretmenimiz Müslüm Çağlar’dı.

Ama önce mevcut sınıf öğretmenimiz Fazlı Dertli’den izin almamız gerek.

Gittik...

“Hocam,” dedik... Derdimizi anlattık.

“Tamam,” dedi.

Kızmadı bize. Hatta cebinden para çıkarıp:

“Müslüm'e giderken çiçek alın,” dedi.

Fazlı Dertli...

Hani derler ya; bazı insanlar çocukluğunuzdan kalan bir izdir... Bir soyisim bir insana ancak o kadar yakışırdı. Dertli adamdı Fazlı Dertli...

Bizim, öğretmenlerimiz vardı; kızan, bağıran, kulağımızı çeken, tokat atan... Ama o susardı...

O, öğretmen masasına oturdu mu, onunla birlikte bizim o şergede (haylaz) sınıf da susardı.

Biliyor musunuz?

Onun dersleri adeta bir susma ayini gibiydi...

Sonra soyadına “Alperen”i ekledi Fazlı Öğretmenim... Ama derdi hiç dinmedi...

O zaman burada bende susayım.

Fazlı Dertli Öğretmenimi ne güzel anlatmış önceki Milli Eğitim Müdürlerimizden Fevzi Budak:

“Sayın Fazlı Dertli Alperen’le birlikte görev yaptık. Dönemimde uzun süre Barbaros Hayrettin Paşa İlköğretim Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Emekli olmuştu. Sessiz ve sakin bir hayatı vardı. Eşini kaybetmişti. Edebiyat öğretmeni olan ama bir türlü atanamayan kızıyla birlikte yaşıyordu.

Bütün sıkıntısı kızının bir türlü atanamamasıydı. Her buluşmamızda;

‘Müdürüm, ben rahatsızım, ölüp gideceğim ama benim bu kızın durumu ne olacak?’ derdi.

Öğretmenevine sürekli gelir, her karşılaşmamızda son derece nazik ve saygılı ifadelerle hâl hatır sorardı. Birlikte otururduk. Çok az konuşurdu... Saatlerce sessizce dinlerdi.

Öğretmen camiasında herkesin sevgisini kazanmıştı. Ülkesine ve değerlerine sadakatle bağlıydı. Dedikodudan uzak, saygın bir eğitimci ve edepli bir kişilikti.

Uzun süredir tedavi gördüğü hastanede vefat haberini öğrenince derin bir hüzün yaşadım. Aramızdan ayrılan değerli bir insanı, değerli bir eğitimciyi kaybettik. Fazlı Dertli Alperen’e Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesinin ve yakınlarının başı sağ olsun. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun...”