Bağımsızlığımızın eşsiz ifadesi olan İstiklal Marşımızın kabulünün 105. yılı. Mehmet Akif Ersoy anılacak. Aslında kendimizi anacağız. Çünkü tarihi şahsiyetler kendi hayatlarını değil milletlerinin hayatını yaşarlar.
Akif; baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğum yeri Fatih. Yani tam bir doğu, batı ve merkez islamlığının sentezi bir çocuk. Çetin bir çağ, bir batış çağı. Anne çizgisi; duyarlılığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek. Baba çizgisi; ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamı gözü pekliğini, korkmazlığı, umutsuzluğa düşmemeyi getirecektir.
İlkokul, ortaokul ve lise öğreniminden sonra Mülkiye Baytar Mektebine girer ve onu da birincilikle bitirir. Genç ve ateşli ruhu bir yandan şiire, bir yandan da gençlik arasında yayılan ihtilalci fikirlere açılmaktadır.
Edebiyat onda asıl mesleğini aşar, birtakım okullarda edebiyat öğretmenliği yapar. Bu edebiyat hocalığı 1908'de İstanbul Darülfünun Edebiyat Müderrisliğine geçinceye kadar ilerler. Bu dönemde üç ana düşünce belirir. Her şeyi tam bir batıya dönüşümde bulan Batıcılık, Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmayı temel kurtuluş prensibi sayan Türkücülük, devletin ve milletin kurtuluşunu İslam'a tam anlamıyla sarılmakta bulan İslamcılık.
Akif İslamcı cereyanın tam ortasında bulur kendini. Ziya Gökalp'in önderliğini yaptığı Türkçülük gitgide resmi tez halini almaktadır. Bu dönemde Akif; şiirleri ile makaleleriyle verdiği derslerle çevirdiği çağdaş İslam düşünürlerinin eserleriyle aydınlara ve halka hakikâtleri anlatmaya çalışır. Akif fikirlerini; sokaktan, aileden, klasik kültürden, toplumdan, devletin sarsıntılı halinden ve nihayet kendi yaşamından alır. Akif'in fikir kaynağı bizzat toplum ve toplumda yaşayan düşüncedir. Büyük eseri Safahat bir nevi bu yıkıntıların safha safha anlatılışı, duyuruluşu ve bu yıkıntıların şairde bıraktığı acı izlerin derlenişi, toplanışı ve tespit edilişidir.
Her cephede savaş hastalık gibi hastalıktan da beter bir salgın gibi her yeri yakar kavurur. Anadolu çocukları müthiş bir tipiye tutulmuş gibi oradan oraya savrulurlar. İstanbul kapkara bulutlarla kaplıyken Anadolu'da doğu ufuklarında doğan bir güneş halinde Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Milli Kurtuluş savaşı başlar.
Akif; Özbekler Tekkesi üzerinden Anadolu'ya geçer. Harp öncesi yıllarda büyük camiilerde; Fatih ve Süleymaniye kürsülerinde fikrin ve gerçeğin meşalesini tutuşturmuştur. Şimdi ise Şair Vaiz; Kastamonu'da, Sebilürreşad İdaresi'nden başlayarak, camii camii, köy köy dolaşarak Ankara'ya Millet Meclisine kadar Anadolu'yu ruhça bütünleştirmeye çalışacaktır. Bu yıllarda vaaz kürsüsünde ateş, cephede mitralyöz gibidir. İzmir'den girip bütün Ege'yi, Anadolu'nun içlerine kadar mukaddeslerini çiğneye çiğneye devletin sembolü Osman ve Orhan beylerin türbelerine ayaklarını uzatacak kadar alçala alçala ilerleyen İngiliz uşağı Yunan'ın karşısında "Bülbül"e şunları söyletir;
Eşin var, aşiyanın var baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun
Cihanın yurdu çiğnense, çiğnenmez senin yurdun
Yıkılmış hanümânlar yerde işkenceyle kıvransın
Serilmiş gövdeler binlerce, yüz binlerce doğransın
Dolaşsın sonra İslamın haremgâhında nâmahrem
Benim hakkım sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem
Savaş kazanılır, Anadolu ve Trakya'nın bir bölümü kurtarılır. Cehâletle savaş yeni başlamaktadır. Toplum yaşamını yakından ilgilendiren ve bizleri bugünkü kanlı Ortadoğu coğrafyasından kesin hatlarla ayıracak olan yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Türkiye Batılılaşırken Akif'in bu tutuma prensip olarak katılmadığı bir gerçektir. Ya kavrayamaz yahut kavramaktan yana değildir. Derin bir sessizliğe bürünür. Akif gibi bir şairin cemiyette oluşan büyük bir değişiklik karşısında susması denebilir ki en büyük tepkisidir. Mısır'a gider ve yıllarca dönmez. Altı yıl Mısır'da kaldıktan sonra dünya sürgününü tamamladığı sezgisiyle yurduna döner, siroz hastalığıyla yatağa düşer ve altı ay geçmeden 1936 yılının Aralık 27'sinde, 63 yaşında vefat eder. Sessiz halkın takip ettiği ve bağrına bastığı büyük şair omuzlar üstünde bir fikir ve ideal adamı olarak Edirnekapı Şehitliğine götürülür. Dönüşü adeta ölümünü sezen sevgili yurdun bir çekim kuvveti ile olur gelir ve sevdiği toprağa gömülür, vatan olur. Sağlığında nasıl milletse, ölünce de vatan olmuştur.
Akif'in şiirine gelince Türk edebiyatında Akif kadar hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş başka bir şair yoktur. Onun şiirinde altı yüz yıllık Osmanlı Devleti çökerken, toplumun içinde bulunduğu ahlâki, sosyal, psikolojik, ekonomik şartlar amansız bir gözle, adeta bir doktor marifetiyle ortaya serilir.
Akif şiirle düşünmeyi edebiyatımıza sokan şairdir. Onun şiirine bir toplumun bir ömür başından geçenleri, şiirle anlatması da diyebiliriz. Akif'in şiirini şöyle tablolaştırabiliriz; Şehir, insan, sokak, kahvehâne, bütün sefaletiyle bir toplum, Doğu ülkelerinin acı manzaraları ve bunu bir taraftan delip öbür taraftan geçen bir projektör aydınlığında gösteren gün ışığı, yani İslam! İslam ve realite. Bu iki kelime Akif'in bütün şiirinin özetidir. Ne gördüyse çekinmeden, peşin hükümlerin ağına düşmeden, fikir düşmanlarının istismarlarından yılmadan yazar. Yıkılan ocaklar, doğuyu saran sefalet, umursamaz gençlik! hepsi işlediği konular arasındadır. Cemiyetin siyasi, fikri, ahlaki, ekonomik ve sosyal tablosunu çizer ama umut kırmak için değil umudu yenilemek içindir çabası. Genel tablonun kara yüzünü görmez yalnız, nerede bir ışık varsa ona bir ışık da Akif tutar.
Şiiri bir nevi günlüktür. Bütün bir toplumun günlüğü. Sonra savaş yılları gelir artık toplum günlük yaşayışını bırakır, destan çığırına girer. İşte o zaman Akif'in şiiri de birden destanlaşır ve safha safha Birinci Dünya Savaşı'nın ve İstiklâl Savaşı'nın destanı haline gelir. Çanakkale Destanı, Bülbül, İstiklâl Marşı gibi şiirler artık realizmin aşıldığı ve hayallerin bütün genişliğinin kullanıldığı bir destanın parçalarıdır. İstiklâl Marşı bir yandan bir destan şiiri, öte yandan şairin özlediği geleceğin şiiridir.
İstiklâl savaşımızın büyük önderi Atatürk'e göre bu marş; İnkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı'nda İstiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Atatürk'ün "En beğendiğim yer" dediği işte burasıdır;
"Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl!"
Akif; hasta yatağında ziyaretine gelen bazı dostlarına "Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın" demişti. Bu günlerde etrafımızı saran ateş çemberini gördükçe Akif'in duasına içtenlikle katılmamak elde değil.
Birkez daha Akif'e kulak vererek; İstiklâl Marşımızın kabulünün 105. yılını kutluyor, Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve tüm kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.
"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da ergeç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?"

