Öğrencilerimi sınıf, kantin, yurt ve cadde kıskacından çıkarak Tortum Şelalesi’ne bir gezi düzenlemelerini salık verdim. Bu gezilerine ben de katılacağımı, geziden sonra da gezi notunu yazarlarsa köşemde yayınlayacağımı söyledim. Bu yazı öğrencilerimin kendi düşünce ve duygularını dile getirerek yazdıkları yazıdır.
***
Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği 3. Sınıf öğrencileri olarak Edebiyat Sosyolojisi dersi hocamız Prof. Dr. Zübeyir Saltuklu ile 17 Mayıs Pazar Günü yaptığımız
gezidir:
" Günlerden Pazar… Sabahın ilk ışıkları penceremden içeriye doluşurken ben yarı baygın bir şekilde sınıfça geziye gideceğimizi hatırlıyorum. Geç kaldığımı zannederek hemen yataktan fırlayıp telefonuma bakıyorum; saat henüz yedi. Kendi kendime çok iyi diyorum, iki saat var daha toplanmamıza.
Hazırlandıktan sonra Ilıca yolu üzerinden yola çıkarak meşhur Erzurum Lisesi’ne doğru harekete geçiyorum. Yol esnasında gideceğimiz yerler hakkında bazı araştırmalar yapıyorum.
Tortum Şelalesi’nin, Tortum Gölü’nün Tev Vadisi’ndeki heyelan kütlesini aşarak dökülmesi neticesinde oluştuğunu ve 21 metre genişliğine, 48 metre yüksekliğine sahip olduğunu öğrenince merakım daha çok artıyor. Bu arada Erzurum Lisesi’nden de bahsetmek gerekir.
Hani İstanbul’un Mekteb-i Sultanisi ya da Kabataş Lisesi yine Kahramanmaraş’ın “Kara Lise” diye tabir edilen Kahraman Maraş Lisesi; İstanbul ve Kahramanmaraş için ne kadar önemliyse işte Erzurum Lisesi de Erzurum ve Erzurum halkı için o kadar önemlidir.
Bu Lise niçin önemlidir?
Erzurum Lisesi, Sultan II. Abdülhamid tarafından 1889 yılında yaptırılmıştır. Bu lise 1914-1918 yılları arasında öğretmen ve öğrencileriyle birlikte 1. Dünya Harbi’nin çeşitli cephelerinde savaşmış, bazıları şehitlik makamına erişmiştir. 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün de bizzat ziyaret ettiği Erzurum Lisesi; Erzurum ve Dadaş ruhunun tezahürlerinin apaçık gözüktüğü tarihi mekânlardan biridir.
Erzurum Lisesi’ne vardıktan sonra Menderes ağabey şoförlüğünde servise biniyor ve öne oturuyorum. Tabii, yol esnasında giderken notlar alıyorum.
Bir süre sonra karşımıza Sarıkamış faciasının yaşandığı meşhur Allahuekber dağlarının paraleli Kargapazarı dağları karşımıza çıkıyor. Bu dağların en yüksek yeri 3288 metre. En yüksek tepesinde NATO’nun Kafkasları gözleyen Radarını Kıymetli Prof. Dr. Zübeyir Saltuklu hocamız bize gösteriyor.
Bakıyorum ki hocamız bizden de heyecanlı, niçin diye kendi kendime münakaşa ediyorum. Sonra Büyük İskender’in hocası Aristo için sarf ettiği şu sözü geliyor aklıma, “Babam beni gökten yere indirdi, hocam ise beni yerden göğe yükseltti.” Evet diyorum, hocamız bize bir şeyler öğreteceği için, bizim için çabaladığından ötürü heyecanlı diyorum. İçimden hocama teşekkür ediyorum.

İlk durağımız, nüfusu 12.881 olan Tortum ilçesi oldu. Tortum merkezine giriyoruz. Mimarisini görünce sanki Ege’de herhangi bir kasabadaymışım gibi hissediyorum. Hocamız inşallah buralara atanırsınız diye dua edince hep bir ağızdan âmin dedik. Çıkışta Malazgirt’in fatihi büyük komutan Sultan Alparslan’ın heykeliyle karşılaşıyorum ve hayran kalıyorum. Daha sonra Uzundere ilçesine yakın Tortum’da bir fırın oldu.
Hocamız bize orada sıcak simitler aldı. Ardından Uzundere ilçenin içerisinden akan akarsuyun yanında durduk. Bu su Tortum Şelalesine giden suydu, oradan da Çoruh Nehri’ne akıyormuş. Bu güzellikleri seyrederken arkadaşımızı elini arı soktu. Tam da İlçe Sağlık ocağının yanındaydık.
Arkadaşlar acile götürüp gerekli müdahaleyi yaptırdılar. Fotoğraf çektirip yolumuza devam ettik. Yolculuğun bir başka duraklarından biri olan Engüzek Kalesini geçerek Orta Çağda Gürcülerden kalmış ve mimari bakımdan oldukça kıymetli bir durak olarak. Çamlıyamaç köyündeki Öşvank Kilisesi’ne varıyoruz.
Güney haç kolundaki giriş alnında bulunan kitabeye göre Gürcü Bagratlı Hanedanlığı zamanında III. Adernese'nin oğlu Magistras Bagrat tarafından 963-973 yılları arasında yaptırılmış. Mimarı ise Öşklü Grigor.
Vaftizci Yahya'ya adanmış yapının büyük kubbesi Bizans imparatorları II. Basileios ve VII.Konstantin tarafından 1022-1028 yılları arasında onarılmış. Güvenlik ve restorasyon sebebiyle girişe kapalı olan kiliseyi dışarıdan gözlemledik.
Uzun yıllar önce yapılabilmiş olan kabartma figürler oldukça dikkatimizi çekti. Kilisenin çevresini gezmek üzere sağ tarafa yöneldik. Hocamız, bir ağacın yapraklarına elimizi sürüp koklamamızı söyledi. Farklı, hoş bir kokusu olan bu yaprağın ceviz ağacına ait olduğunu öğrendik.
Ortalık Gürcü turist kaynıyor. Sınıfımızın en çapkın kişisi hemen biraz çiçek toplayıp Gürcü bir kıza veriyor. Gürcü kız neye uğradığını şaşırıyor, çiçekleri alıp teşekkür ediyor. Gülüşmeler başlıyor ve Öşvank Kilisesi’nin etrafını gezmek için ayrılıyoruz.

Öşvank Kilisesinin ilk kuruluşunda kütüphane ve yemekhaneden oluşan bir manastır topluluğu şeklinde inşa edildiği ancak bugün bunlardan yalnızca kilisenin ayakta kalabildiği bilgisini ediniyorum. İlk bakışta hayvan mücadele sahneleri, aziz ve kartal tasvirlerine dikkatimi yoğunlaştırıyorum. Filhakika bu figürlerin muhteşem güzel olduğu kanaatine varıyorum.
Taş mimarisi, yıllara meydan okuyan yapısı ve bulunduğu konum gerçekten etkileyiciydi. Sessiz ve huzurlu bir ortamı vardı. Orada dolaşırken geçmişte yaşayan insanların izlerini düşünmeden edemedim. Tarihi yapılara kitaplardan bakmakla onları yakından görmek arasında gerçekten büyük fark varmış. Gezerken kendimi adeta geçmişte yolculuk yapıyormuş gibi hissettim.
İnanç ve iman insana ne muhteşem eserler yaptırıyor diye düşündüm.
Hocamız Gürcü kafilesi rehberine Öşvank kilisesinin Ermeni kilisesi
olduğunu iddia eden Ermeniler var dediğin de rehber ve kafile hiddetlenerek kitabeye bakın bu Gürcü alfabesi dedi.
Hocamız Gürcü hükümetiyle bizim hükümetimiz arasında yapılan antlaşmayla beraber bu tarihi eser yeniden tamir edilecektir. Dostluğumuz baki olsun.
Topluca fotoğraf çekildik.
Uzundere ilçesinde Tortum Gölü kenarındaki 143 metre yükseklikte ve 12,3 metre uzunluğuyla Türkiye’nin en uzun ve geniş alanlı cam seyir terasında eşsiz doğa manzarasını seyrettik. Sıradaki durağımız ise Uzundere Yedigöller oldu. Daha sonra rotamızı Yedigöller’e çevirdik. Burası gezi boyunca beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Yedigöller’de bol akan sularda balık üretirim havuzları ve lokantası misafirlere keyifli manzaralar sunduğuna şahit olduk.
Doğanın bu kadar güzel ve sakin olabileceğini görmek insana gerçekten huzur veriyor. Göllerin etrafındaki yeşillikler, temiz hava ve kuş sesleri şehir hayatının stresini tamamen unutturdu. Arkadaşlarla bol bol fotoğraf çektik, yürüyüş yaptık ve manzaranın tadını çıkardık. Özellikle göllerin suyu güneş ışığında parlayınca ortaya kartpostallık görüntüler çıktı.
Gölün etrafını gezdik ve orada Ayşe teyze ve Abdullah amcayla tanıştık. Hocamız ve bir kısmımızı bahçelerinde misafir edip sohbet ettiler. Kışın Antalya’da yaşadıklarını, yaz aylarını ise burada geçirdiklerini anlattılar. Samimi sohbetleri sayesinde kendimizi yabancı gibi değil, sanki uzun zamandır tanıyormuşuz gibi hissettik.
Arkadaşlarım ve hocam çıktıktan sonra teyzeye gidip “adeta cennette yaşıyorsunuz teyzeciğim” dedim. Güldü ve “emekli olduk geldik buraya” dedi. Üzerindeki kıyafetini gösterdi ve “bak böyle şalvarımı giyiyorum ve bahçeyle uğraşıyorum” dedi. İç Anadolu ruhum yine bu muhabbetten çok zevk aldı çünkü teyze gerçekten bir Anadolu kadını idi. Yavaştan evin kapısına doğruldum, arkadaşlarım gitmişti hocam ise çiçek tohumlarına yönelmişti. Yanına gittim ve “hocam bu çiçeklerden ben de istiyorum” dedim.
Teyze ve amca bize çiçeklerin tohumunu verdiler. Biz de aldık ve hocamla yürümeye devam ettik. O sırada sol tarafımızda üretken bir amca ile karşılaştık. Amca bal, pekmez, İspir fasulyesi ve kuşburnu marmelat satıyordu.
Hocam amcayı üretkenliği için tebrik etti. Anadolu insanı böyledir. Üretkendir ve bahçeye ilgilidir. Her şeyini kendi doğal yapar ve böylece sağlıklı beslenir.
Amcanın üretkenliği bana babamı hatırlattı. Benim babam da memleketimizde yağımızdan baharatımıza kadar kendisi üretiyor ve bize sağlıklı bir yaşam sunuyordu. Yine aynı konuya gelmiş gibi olacağım ama işte tüm bunlar aslında Anadolu insanının ta kendisidir… Gölün etrafını gezmeye devam ederek hocamızla konuştum. İkimizin de ilgi alanı olan çiçekler, muhabbetimizin ana konusuydu. Topluca Balık üretim havuzlarının ve kişiye özel ahşap konaklama otellerinin önünde fotoğraf çektirip ayrıldık.
Son durağımız Tortum Şelalesi’ydi. Hocamız Engüzek kapı denilen yerden bizlere simit almıştı. Az da olsa onunla idare etti ancak zaman hayli geçmişti iyice acıkmıştık. Erzurum Büyük Şehir Belediyesi’ne ait şelale restoranın temiz lavabolarda el yüzümüz yıkanıp ihtiyacımızı giderdik yemeğimizi yedik.

Dünyanın en yüksek şelalesi olan Victoria Şelalesi (120 metre) ve Niagara Şelalesi’nden (51 metre) sonra en yüksek şelale olan Tortum Şelalesi (48 metre) bizi büyük bir kalabalık ve sıcakla karşıladı. Şelalenin güçlü sesi daha uzaktan duyuluyordu. Yaklaştıkça doğanın görkemi bizi daha çok etkiledi. Akan suyun görüntüsü gerçekten hayranlık uyandırıyordu. O kadar sıcak ki şelalenin önünde yer alan izleme balkonunun, şelaleye en yakın tarafına gidip şelaleden sıçrayan sulardan ıslanmamıza rağmen sıcaklığa karşı koyamıyorduk.
Hocam Tortum Şelalesine 1952-1960 yılları arasında Hidro-elektrik santrali yapıldığı ve elektriğin mühim bir kısmının buradan elde edildiği bilgisini verdi. Öğrenince gururlandım. Tabii her günün bir sonu olduğu gibi bu gününde sonuna gelmiştik.
Gezimizin yavaştan sonuna gelirken artık çok yorulmuştum. Hava Erzurum merkeze göre çok çok sıcaktı ve kemiklerimi ısıtmıştı. Bu gezi benim için sadece yeni yerler görmek değil aynı zamanda arkadaşlarımla güzel anılar biriktirmek anlamına da geldi. Arkadaşlık bağlarımız güçlendirdik. Hem tarihi hem doğal güzellikleri bir arada görmek bana çok iyi geldi. Erzurum çevresinde böyle değerli yerlerin olması bence büyük bir şans. Bu geziyi uzun süre unutmayacağımı düşünüyorum.
Otururken arkadaşlarım ve hocamın bir anda halay çektiklerini gördüm ve onlara katıldım. Zira Erzurum gibi bir memlekette halay sesini duyup o halaya katılmamak imkansızdır… Halay çektik ve geri dönmek için otobüsümüze bindik.
Gezimiz burada bitti ve bizler de 4 duvarın arasına yeniden geldik. Birçok Erzurumlunun sırf Erzurum’a biraz uzak olduğu için gidip gezmediği bir yer olan bu coğrafi bölge aslında bize görsel şölenler sunan ve doğanın sesini dinlememize olanak tanıyan bir bölge idi.
Uzaklıktan hiç yakınmadım çünkü İsmet Özel’in de dediği gibi: “Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir?
Yorgun argın ama İbrahim Erkal türküleriyle geziye başladığımız, o kadim Erzurum Lisesi’ne tekrar geri döndük. Bizimle beraber gezimize katılan, güven veren, yüksek desibelli dinlediğimiz şarkılarımıza katlanan hocamıza ve kaptana hep beraber teşekkür ettik."
----
Not. Bu yazıda emeği geçen Şuheda Erdem, Nazlı Dumlu, Ömer Koçak, Hatice Kıraç, Fatma Akdaş, Nesibe Bayrak, Fazlı Göktaş ve Nurcan Doğangüzel öğrencilerime teşekkür ederim.


