Çarşaflının sınavı, MGK bildirileri ve CHP’nin kurnazlığı

Atatürk Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi, 628 bin öğrencinin 30’dan fazla programda ön lisans ve lisans öğrenim gördüğü devasa bir eğitim kurumu. Türkiye’nin bu alandaki ikinci büyük fakültesi. Fakülte 15 yıllık tecrübesiyle derslerin yürütülmesi, ders materyallerinin hazırlanması ve sınavların hazırlanması ve uygulanması, sonuçların hızlı ve doğru değerlendirilmesi işlerini başarıyla gerçekleştiriyor. 


Geçen hafta sonu fakültenin final sınavları yapıldı. Sınavlara her yaştan, her kesimden, her bölgeden yüzbinlerce öğrenci katıldı. İçlerinde gençler ve orta yaş grubundakiler de vardı yaşı 50’yi geçenler de… Başı kapalı kadınlar da vardı başı açık olanlar da… Şalvarlı cübbeli olanlar da vardı çarşaflı olanlar da… Ne görevliler ne öğrenciler ne aileler sınava giren farklı kılıkta, farklı düşüncede, farklı statüde ve farklı yaştaki bu insanların demografik durumlarıyla ilgilenmedi. Görevliler sınava girenleri kibarca ve “hoş geldiniz”le karşıladılar, sınavın sağlıklı bir şekilde yürümesi için yardımcı olmaya gayret ettiler. 


Sınava giren çarşaflı kadınların binaya ve salona girerken “hoş geldiniz”le karşılanmasının ayrı bir önemi ve anlamı vardı hiç şüphesiz. Zira o insanlar yıllarca “hoş geldiniz”le karşılanmak bir tarafa salonlara alınmamış, binalara sokulmamış, çocukları içeride ter dökerken bahçede beklemelerine bile müsaade edilmemişti. 


1990’ların klişeleri


Türkiye temel hak ve özgürlükler bakımından çok büyük sıkıntıları yaşamış ve insanlarının epey bir kısmını mağdur etmiş bir ülke... 1990’lı yıllarda “bölücü ve irticai faaliyetler”in milli güvenlik sorunu olarak gösterilmesi hafızalardan silinmiş değil. O yılların Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarının çok meşhur bir klişesi vardı; “Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığında toplanmış… Ülkenin millî birlik ve bütünlüğüne yönelik bölücü ve irticai faaliyetler değerlendirilmiştir.” tarzındaki cümleler ve tehditkâr üslup yıllarca bu metinlerde tekrarlandı.


Temel hak ve özgürlüklerin herkes için doğuştan kazanılmış haklar olduğu vurgulandığında “zamanın muktedirleri”, Türkiye’nin kendine has şartlarının olduğu, bu sebeple hem dindar-muhafazakâr insanların giyim kuşam ve davranışlarının hem de Kürtlerin hak taleplerinin normal ve makul kabul edilmeyeceğini söylerdi. Zamanın muktedirleri siyasî iktidarın yanı sıra -belki onlardan daha fazla- medya, yargı, askerî bürokrasi ve iş dünyasından oluşurdu. Özgürlükler söz konusu edildiğinde medyanın yasakçı tarafta saf tutması, özgürlüklerden yoksun bırakılmış olanları hor görmesi, aşağılaması, değersizleştirmesi sıradan bir tavırdı. Doğası gereği diğer bütün kurumlardan daha özgürlükçü olması gereken medyanın önde gelen kurumları ve onların anlı şanlı temsilcileri başörtüsü yasağını savunur, başörtüsüyle kamusal alana -bu arada üniversiteye de- girilemeyeceğini, yasaların buna uygun olmadığını iddia ederdi. Dönem Bekir Coşkun gibi, Yılmaz Özdil gibi, Necati Doğru gibi, Fatih Altaylı, Özdemir İnce, Oktay Ekşi gibi özgürlük karşıtlarının güçlü olduğu, Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Güngör Mengi gibi medya yöneticilerinin yasak savunucularına kol kanat gerdiği, başörtülülerin ve yakınlarının ‘bidon kafalı’ diye aşağılandığı, ağza alınmayacak hakaretlere maruz kaldığı dönemdi. (Bu güruh açısından Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin zamanı ve zemini hiç oluşmamıştır; oluşmayacaktır da aslında!)


O yıllar aynı zamanda “beyaz toros”ların Doğu ve Güneydoğu’da rahatlıkla iş gördüğü, faili meçhul cinayetlerin işlendiği, bir kısım siyasetçilerin derdest edildiği yıllardı. Zamanın muktedirleri bu mevzuların konuşulmasından, gündemde tutulmasından ya da bu tür hukuksuzlukların sorgulanmasından da rahatsızlardı; bir kısmı şimdi de aktif olan o muktedirlere göre bunları konuşmanın sırası değildi, Türkiye’nin şartları demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler için uygun sayılmazdı, bunlar için henüz erkendi, hak ve özgürlük eleştirileri dış güçlerin Türkiye’yi karıştırma niyetlerinin ürünüydü…


Ana akım medya ve diğer iktidar sahipleri bu ülkenin milyonlarca insanı için en temel hak ve özgürlükleri çok görüyordu kısacası…  


Yasakçı kafaya ne oldu?


Toplumun büyük bir kısmını tehdit ve tehlike unsuru olarak gösteren bu politikanın terkedilmesi ve savunucularının argümanlarının çürütülmesi ancak Ak Parti yönetiminin iktidarını güçlendirdiği, askerî vesayeti gerilettiği, ana akım medyaya nüfuz edebildiği ve bürokratik oligarşiyi dizginleyebildiği yıllarda mümkün olabildi.


Yıllarca tehdit olarak görülen/gösterilen ama kapsamı belirsiz bırakılmış olduğu için yeterince kavranamayan “bölücü ve irticai faaliyetler” bugün artık tehdit olmaktan çıkmış durumda. Artık iki ayda bir yapılan ve özellikle takip edilmediğinde haberdar dahi olunmayan MGK toplantılarında daha güncel ve daha gerçekçi kararlar alınıyor, açıklamalar eskiden olduğu gibi gündemi belirlemiyor.


Vatandaşa parmak sallayan bakanlar, tekme savuran bürokratlar, sorunlarını dile getirenlerle dalga geçen yönetici ve siyasetçiler olsa da, adalet geç ve güç işlese de, adalet terazisi tam olarak dengesini henüz bulamamış olsa da temel hak ve özgürlüklerden kitlesel olarak yararlanma bağlamında önemli mesafe kat edildiği açık. Başörtüsünün sorun olmaktan çıkması, bölücülük olarak değerlendirilip kovuşturmalara ve mahkumiyetlere konu edilen bazı tuhaf uygulamalardan (Kürtçe konuşmalar yapılmasının, anadilde eğitim talebinde bulunulmasının, bu bağlamda toplantı, yürüyüş veya örgütlenme çabalarına girişilmesinin suç sayılması) vaz geçilmesi, hafızalardaki kötü izleri silmeye yarayacak. 


Yürütülmekte olan çözüm süreci ve sonunda “terörsüz Türkiye” hedefi de bu bakımdan çok anlamlı ve değerli. Hedefe ulaşıldığında yakın geçmişte milyonlarca insanı sıkıntıya sokmuş olan bir sorun artık ortadan kalkmış olacak. 


Ama süreç zor bir süreç; karmaşık, hassas, dramatik ve travmatik öyküler içeren, büyük acılar yaşatmış olan bir süreç. Bu sebeple de ağır ve zor işliyor. Sürece bütünüyle karşı olanlarla usule karşı çıkanların itirazlarına kulak verenler onları haklı buluyor; on binlerce insanımızın katili olan terör örgütü ve onun başı ile görüşmek, onları meşrulaştırmak, onlara değer atfetmek olacak şey değil. Öğretmenler Gününün kutlandığı günlerde 100’den fazla öğretmeni katletmiş bir terör örgütü ile müzakere yapılıyor görüntüsü verilmesini anlayışla karşılamak milyonlarca insan için imkânsız. Bunu bilen, bu hassasiyeti gören ve belki bunu kullanan siyasî partiler ve çeşitli gruplar, itirazlarını gerekçelendirecek fazlasıyla olay bulabiliyor; bu itirazlar toplumun büyük bir kısmı tarafından da destekleniyor.


Diğer tarafta ise “Ne yani, ‘Terör sürsün, analar ağlamaya devam etsin’ mi istiyorsunuz?” sorusuyla sürecin başarısı için gayret gösterenler var; başta MHP lideri Devlet Bahçeli olmak üzere… 


Üçüncü yol: Hem varlar hem yoklar!


Bir de üçüncü bir taraf oluşmaya başladı son günlerde: Sürecin başarılı olmasını isteyen ama olası risklerden etkilenmekten kaçınan taraf… CHP’nin İmralı heyetine üye vermemiş olması, Ak Parti’nin hem var hem yok gibi görünmesi, diğer bazı parti ya da grupların anlık tavırlar belirlemesi dikkat çekti. İmralı’ya, Apo’nun ayağına gitmek gibi “çok riskli” bir eylem, konjonktüre bağlı olarak ilk seçimde çok büyük sorun çıkarabilir bu taraftakiler için. Orta yol olarak komisyona canlı bağlantıyla Apo’nun konuşturulması üçüncü taraftakiler için -aslına bakılırsa herkes için- daha pratik ve daha risksiz olacaktı ancak İmralı boyutu çok tartışmalara sebep olacak biçimde gerçekleştirildi, gereksizce…


Konu üzerine çok yorum yapıldı; bundan sonra da hiç şüphesiz çok konuşulacak. Ama ‘terörsüz Türkiye’ hedefinden şaşmadan, iyi niyetli olarak sürecin yürütülmesi ve herkesin işin oluru yönünde gayret göstermesi milletin menfaatine olacaktır. 


1990’larda “bölücü ve irticai faaliyette bulunma” suçu işledikleri ya da buna meyyal oldukları gerekçesiyle Türkiye toplumunun büyük bir kısmı mağdur edilmişken, o karanlık dönemde yaşanan acılar, haksızlıklar, ayrımcılıklar henüz daha unutulmamışken medyasıyla, bürokrasisiyle, siyasetçisiyle herkes o günleri hatırlatacak her şeyden uzak durmalıdır.