Vefatının 53. yıldönümünde Aşık Veysel Şatıroğlu'nu rahmetle anıyoruz.
"Ustamın adı Hıdır, elimden gelen budur" diye bir tabirimiz var. Kalemimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce bu ulu çınarı ne kadar kavrayabildiğimizi anlatmaya çalışalım.
Genel perspektiften bakıldığında Aşık Veysel'in tekke tasavvuf edebiyatının cumhuriyete armağanı olduğu ve bu dağarcığı cumhuriyet halk kültürüne bağlamak için köprü vazifesi gördüğü söylenebilir. Aşık Veysel cumhuriyet ürünüdür ve Veysel olmasında Cumhuriyet Halk Partisi, Halkevleri ve Köy Enstitüleri'nin büyük katkıları olmuştur.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tabiriyle "Biz bu türkülerin milletiyiz" dir. Veysel bu konuda: "Türküz türkü çağırırız" demekle yetinir.
Türküler; dünyaya ilk adımlarımızdan itibaren kara toprağa girene kadar bizden ayrılmayan sesli yoldaşlarımızdır. Ninnilerde anamızın çilesi konuşur. İş türkülerinde emeğimiz, alın terimiz. Koçaklamalarda yiğitliğimiz destanlaşır. Ölüm ve benzeri felaketlerde yani ağıtlarda ise ölenin civanmertliği, gün görmeyişi, umutları dile getirilmiştir. Ağıtların bir çoğuna bakıldığında bürokraside görev almış bir kimsenin ölümü üzerine pek ağıt yakılmadığı, yakılanların istisnalar olduğu göze çarpar. Halk; Kozanoğlu'na, Fatsa'lı Hekimoğlu İbrahim'e ya da egede Kerimoğlu'na, Çakırcalı Mehmed Efe'ye ağıt yakmıştır. Bunu halkın Osmanlı bürokratlarına olduğu kadar Cumhuriyet bürokrat ve devlet adamlarına da mesafeli olmasıyla açıklayabiliriz. Bunun istisnası Veysel'in 10 Kasım 1938'de Atatürk'e yaktığı ağıt olmuştur. Çünkü Atatürk halkın ta kendisi, getirdiği cumhuriyetse halkın rejimidir. Bu ağıt Veysel'in Veysel olmasında ve yurt sathında adının duyulmasında önemli bir eşiktir.
Şimdi filmi biraz geri saralım. Veysel; 1894 yılında eski adı Söbalan olan, Sivas'ın Şarkışla ilçesinde Emlek köyleri denilen vadide, Sivrialan'da doğmuştur. Sivas ve çevresi halk şiirinin en bereketli toprakları arasındadır. Aile Kars dolaylarından gelip bu köye yerleşir. Karaca namıyla bilinen Şatıroğlu Ahmed'in, Gülizar'la evliliğinden Ali Rüstem, Veysel ve Elif adında üç çocukları olur. Çiçek salgını Sivrialan'da pek çok çocuğun canını, Veysel'in de gözlerini alır. Yedi yaşında dünyası kararmıştır. Anadolu o tarihlerde imparatorluğun en uzun yüzyılını yaşamakta, bir yandan da; savaşlar, kıtlık ve hastalıklarla boğuşmaktadır. Cumhuriyet böyle bir mirası devralır. İki ayrı gözünü iki ayrı sebeple kaybettiğini biliyoruz. Bir gözünü çiçek hastalığından, diğerini ise iki farklı rivayetle; ilkinde babasının elindeki değnek ucunun batması sonucu gözün akıp gittiği, diğer rivayette de hayvan boynuzu çarpması nedeniyle kaybettiği yazılmıştır. Yavuz Bülent Bakiler aşığın naif yüreğinin babasının insanlar tarafından kötü anılmasına kıyamadığını bu sebeple hayvan boynuzu diyerek açıklamasını değiştirdiğini aktarır.
1925 yılında tekkeler sırlanmış birçok şeyh, dede, baba Anadolu ve Balkanlar'a dağılmış durumdadır. Mustafa Abdal Tekkesi'nden Hasan ve Derviş Mehmed Babalar ve daha sonra Veysel'in tasavvuf dünyasının gelişmesinde büyük katkıları olan Salman Baba'da bunlardan bazılarıdır. Bu yıllarda yukarıda bahsedilen Bektaşi Babalarından, cem ve muhabbetlerden feyizler alıp, irfan mektebine kaydolmuş, insan-ı kâmil yoluna revan olmuştur artık. Veysel'e ilk sazı babası tarafından yaşama tutunabilmesi amacıyla getirilir. Maksat sazla bütünleşmesi, onu bir can yoldaşı edinebilmesidir. Veysel bu sazla 1933 yılına kadar usta malı deyişler çalıp söyler. İlk şiirini cumhuriyetin 10. yılı dolayısıyla yazacaktır:
Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan
Şeyh Said'de yüzün tuttu isyana
Milletini hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan
1933 yılında cumhuriyetin 10. yıl dönümü münasebetiyle Akçakışla nahiyesinde bir tören tertip edilir. Veysel bu ilk şiirini burada seslendirme cesareti gösterir. Çok beğenilir, takdir görür.
İleride "Gönlümün yaylası Tecer" diye anacağı Ahmed Kudsi Tecer'le ve halk türkülerimizin muzaffer komutanı Sarıhatipzadelerden Muzaffer Bey'le (Sarısözen) tanıştığı Sivas aşıklar bayramı da Veysel'in cesaret gösterdiği diğer bir etkinlik olmuştur. Bu bayramda verilen yol harcıranı kabul etmek istemez. Objektiflere yansıyan ilk fotoğrafında da görüleceği üzere yokluk ve perişanlık içindedir ama gözü toktur. Bu onurlu yoksulluk dikkatleri üzerine çeker.
İlk evliliğini köyden Esma isimli güzel bir kızla yapar. Anadolu'da "Mevlam gelini güveğiye şirin göstere" denilir lakin Veysel'in dünya gözü kapalıdır. Esma'yı gönül gözüyle sevecektir. Veysel eşini oldukça kıskanır zamanla bu ilişki bir çıkmaza girer ve Esma çocuğunu ve Veysel'i terk ederek evdeki hizmetkar Hüseyin ile Samsun Bafra'ya kaçar. Veysel'in gitmek üzere hazırlanan Esma'ya yardımcı olur düşüncesiyle ayakkabısına para koyduğu; gerçek olmayan, 1952 yılında Metin Erksan'ın yönettiği "Karanlık Dünya" filmindeki bir kurgudan ibarettir.
Esma'nın uzaklaşması ve nihayetinde kaçıp gitmesi Veysel'i derinden yaralar. İnsan içine çıkacak yüzü kalmamıştır artık. Güzellik, aşk, sadakat duygularını sorgular. "Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa" sonucuna varır. Seven hep sevgilinin peşinde koşsa da artık Veysel için durum böyle değildir. Veysel; çöllere düşüren, yanıp küle döndüren, dağ deldiren bu aşık ve maşuk ilişkisini ters yüz etmiştir.
Bu evliliği;
"Bir vefasız zalim yare bağlandım
Tarih üçyüz otuz beşte evlendim
Sekiz sene bir arada eğlendim
Zalim kafir yetim koydu kuzumu
diyerek anlatır.
Esma meselesini bitirirken dünya görüşü itibariyle Veysel'in kimseye kin tutmayacağını belirtmeliyiz. "Adam olmayana düşman bile olamam" gibi son yıllarda sosyal medyada dolaştırılan gülünç ifadeler "Yol var gidersen, ben var seversen" şeklinde ciklet manilerini andıran ucuzluklar Veysel üslubundan çok uzaktadır. Onun için uydurulan doğum günü kutlamaları da Anadolu gerçeği ile bağdaşmıyor. O tarihlerde insanların doğdukları zamanlar mevsimlere göre yahut büyük olaylara ve felaketlere göre hatırlanabiliyordu.
Esma'nın gidişinden sonra Veysel altı aylık kızını da bakımsızlıktan kaybeder. Kimsesiz ve perişan bir haldedir. Onu bu durumdan Yalıncak Baba soyundan gelen Gülizar kurtaracak, dilinin bağını çözüp, sıcak bir yuvaya kavuşturacaktır. Gülizar Ana'yla evliliğinden dört kızı iki oğlu olur. Artık mutluluk yanı başındadır.
Aşık Veysel 1940'lı yıllarda Ahmed Kudsi Tecer, Sabahaddin Eyüboğlu, Cevad Dursunoğlu ve İsmail Hakkı Tonguç gibi aydınların destek ve girişimleri ile Köy Enstitülerinde usta öğretici olarak saz eğitmenliğine başlar. Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Gölköy, Pulur gezdiği Enstitülerden bazılarıdır. Kimi şiirlerini ders sırasında irticalen buralarda yazar. Yazışını öncelikle kafasında tamamladığı daha sonra kendi ifadesiyle "bir erbabına" dikte ettirdiği şeklinde açıklar.
Demokrat Parti'nin iktidar olduğu yıllarda Veysel'den Demokrat Parti'li olması istenir. Varlığını Cumhuriyet değerlerine borçlu olduğunu bilen aşık, bu ısrarlara sıcak bakmaz. Bunun üzerine bir yerlere gitmesi ve konserler vermesi engellenmeye çalışılır. Adeta "göz hapsindedir". Usta öğretici olarak görev yaptığı enstitülere dahi girişi yasaklanmaya çalışılır. Veysel bu duruma şöyle cevap verecektir:
Demokrasinin budur rejimi
Vatan milletindir kim kovar kimi
Sıkma savcıları kovma hakimi
Şekavet yok adalet var bu yolda
Topkapı'da Kayseri'de Uşak'ta
Kimin hakkı vardır bu sefil halkta
Parmaklar oynuyor türlü nifakta
Selamet yok felaket var bu yolda
Radyo denilen milletin malı
Neşriyatlar tarafsızca olmalı
Hakimiyet milletindir bilmeli
Esaret yok hep millet var bu yolda
Manasız mantıksız "Vatan Cephesi"
Vatan milletindir bu neyin nesi
Maksat Menderes'in seçim dalgası
Menderes yok memleket var bu yolda
Milletsiz bir devlet yoktur olamaz
Eğri bakan aradığın bulamaz
Hiçbir parti ebediyen kalamaz
Şikayet yok nihayet var bu yolda
Veysel söyler amma duyulmaz sesi
Doğru söyleyene diyorlar asi
Böyle değil idi şu demokrasi
Tahkikat yok hürriyet var bu yolda
"Veysel beni her zaman arif, fazıl, vatansever bir yürekle kucakladı" diyen Yavuz Bülent Bakiler 1955 yılının kış mevsiminde Veysel ile ilgili bir anıyı şöyle nakleder:
"Şubat tatili dolayısıyla Ankara'dan Sivas'a dönmüştüm. Arkadaşlarım Aşık Veysel burada Ali Baba Mahallesi'nde dediler. Aradığımız kapıya ulaştık. Veysel'i zengin bir yer sofrasında, başında fötr şapkasıyla bağdaş kurarken bulduk. Büyük bakır sininin etrafında birkaç kişi daha vardı. Israrla sofraya oturtulduk. Orada bulunanlardan biri Veysel'i uyarmak isteyerek: "Aman Aşık dikkat et, bu gelenler bizden değil, ikisi de sünni, ona göre konuş" dediler. O anda oda, sanki sağır bir sessizlikle donup kaldı. Kaşıklar elimizde kalmıştı. Veysel'in yüzüne baktım. Çiçek bozuğu yüzü, kararmaya başlamıştı. Elindeki kaşığı büyük bakır siniye atar gibi bıraktı. Kızgın, kırgın bir sesle "Ne demek Alevilik ne demek Sünnilik? Siz hâlâ buradamısınız. Sen ben kavgasında mısınız? Bizden değil ne demek, bırakın bu kafayı bırakın bu ikiliği. Herkesle iyi geçinin" dedi."
Bu alemi yaradan bir
O'dur külli şeye kadir
Alevi, Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
Yukarıdaki dizeler Veysel'in bu konudaki yaklaşımının özeti gibidir. Vahdet sırrına ermiş, tekke tasavvuf şiirinin cumhuriyete köprüsü olmuştur. 20. yüzyılın Yunus Emre'sidir. Bu derinleşmede Salman Baba'nın etkisi büyüktür. Salman Baba; Sivrialan köyüne beş kilometre uzaklıktaki Mescit köyündedir. 1925'te tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Hacıbektaş'tan ayrılan bir Bektaşi Babasıdır. Bazı günler Salman Baba ile sabahlara kadar süren muhabbetler ona feyiz kaynağı olmuştur.
Veysel'in nükte ve ince kavrayışlarına değinmeden bir Veysel yazısı tamamlanmış olamaz:
Yayınlanmış ve yayımlanmamış bütün şiirleri Ümit Yaşar Oğuzcan'ın editörlüğünde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanır (1970). Kitabın bir örneği aşığın kontrolünden geçmek üzere Ümit Yaşar'ın oğlu Vedat tarafından köye getirilir. Birkaç günlük misafirlikten sonra ayrılmak zamanı geldiğinde Vedat: "Ben İstanbul'a dönünce sana, babam gelecek Aşık Baba" der. Veysel'in yanıtı daha sonra Ümit Yaşar'ı ve eşini kahkahaya boğacaktır. "Babanı n'idiyim, ananı gönder!"
Kendi için "Yeter gayrı yumma gözün kör gibi" diyebilmekte yahut "İki gözüm kör olsun" benzeri yeminler ederek ironik yaklaşımlar sergileyebilmektedir.
Belleği oldukça kuvvetli, yıllar önce tanıştığı kişiyi sesinden hatırlayacak kadar keskindir. "Boyumun uzun olduğunu nasıl anladın" diye soran birisine "Konuşurken sesin çok yukarıdan geliyordu" diye cevap verir.
Yağmur çamurlu günlerde toprak köy yolunda tertemiz ayakkabılarla kuru yerlere basarak geçtiği görülür. Köyünü avucu içi gibi bilir, her yaprağında ağacın her dalında elinin izi vardır. Müthiş yön duygusu yaşamı boyunca kıvrak zekasıyla bilenmiştir.
Sigara tiryakisidir. "Çok içiyor, çok öksürüyorsun Aşık Baba" diyenlere: "Sigara içmekten maksat, zaten öksürmek değil mi?" diye cevap verir.
Bazı muhabbet ve cemlerde söz uzamış saz unutulmuşsa "Biz yedik içtik, saz acından ölüyor" diyerek türkü vaktinin geldiğini kibarca anımsatır.
1963 yılında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Veysel'i kabulünde: "Herkes sizin gibi görse, memlekette kötülük kalmaz" diyerek iltifatta bulunur.1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi; Türkçemize ve milli birliğimize yaptığı katkılardan dolayı maaş bağlanması hakkında kanun çıkarır. Bu maaş yaşamının son yıllarında biraz rahat etmesini sağlar.
Vücut binası yorgun, çileli uzun ince bir yolun sonundadır. Akciğer kanseri tedavisi görür. 21 Mart 1973'te, baharla gelen bir nevruz günü sadık yarim dediği kara toprağa kavuşur. Onu mezara sazıyla birlikte indirirler. Devlet erkânı oradadır. "Üstüme taş koymayın. Ot bitsin, çiçek bitsin. Koyun kuzu yesin, arı götürsün de yarayışlı bir şey olsun. Toprağım da milletime hizmet etsin" vasiyetine uygun mütevazi bir anıt mezar yapılır. Aşıkların, sadıkların Veysel Baba'sı ölümsüzler kervanına çoktan karışmıştır.


