Suça Sürüklenen Çocuklar: Aile Sorumluluğu ve Cezaların Şahsiliği

Hukuk eğitimi alan herkesin daha ilk yıllardan itibaren öğrendiği temel prensiplerden biri “cezaların şahsiliği” ilkesidir. Bu ilkeye göre hiç kimse işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılamaz. Ceza sorumluluğu bireyseldir; suç işleyen kim ise cezanın muhatabı da yalnızca odur. Modern ceza hukukunun temel taşlarından biri olan bu ilke, hukuk devletinin ve adalet anlayışının vazgeçilmez unsurlarındandır.

Ancak son yıllarda toplumun vicdanını derinden yaralayan olaylar, bu ilkenin yeniden ve farklı boyutlarıyla tartışılmasına neden olmaktadır. Özellikle çocuk yaşta olmasına rağmen ağır suçlara karışan, suç örgütleri tarafından kullanılan veya akranlarına karşı ölümcül şiddet uygulayan çocuklarla ilgili haberler kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık yaratmaktadır.

Bugün birçok aile, çocuklarını sokağa gönderirken endişe duymaktadır. Okul çıkışlarında yaşanan bıçaklı kavgalar, akran zorbalığının ulaştığı boyutlar, çetelerin ve suç gruplarının giderek daha küçük yaşlardaki çocukları hedef alması toplumda güvenlik kaygısını artırmaktadır. Ne yazık ki bu olayların mağduru olanlar da çoğu zaman başka çocuklar, gençler ve ailelerdir.

Sorunun boyutunu ortaya koyan veriler de oldukça dikkat çekicidir. TÜİK tarafından yayımlanan araştırmalara göre Türkiye’de çocukların yaklaşık yüzde 14’ü ayda en az birkaç kez akran zorbalığına maruz kalmaktadır. Başka bir ifadeyle her yedi çocuktan biri düzenli olarak akran baskısı veya zorbalığı yaşamaktadır. Akademik çalışmalar ise öğrencilerin yaklaşık üçte birinin hayatlarının herhangi bir döneminde akran zorbalığıyla karşılaştığını göstermektedir.

Daha da çarpıcı olan ise suça sürüklenen çocuk sayısındaki artıştır. Resmî verilere göre güvenlik birimlerine gelen veya getirilen suça sürüklenen çocuk sayısı son yıllarda sürekli yükselmiş, 2024 yılında yaklaşık 189 bin seviyesine ulaşmıştır. Bu rakamlar, meselenin münferit birkaç olaydan ibaret olmadığını, toplumsal ölçekte değerlendirilmesi gereken ciddi bir sorun hâline geldiğini göstermektedir.

Son yıllarda medyaya yansıyan birçok olayda çocuklar akranları tarafından ağır şekilde yaralanmış, bazı vakalarda ise hayatını kaybetmiştir. Henüz hayatlarının baharında olan gençlerin okul bahçelerinde, parklarda veya sokaklarda şiddetin mağduru hâline gelmesi toplum vicdanında derin yaralar açmaktadır. Anne ve babaların çocuklarını okula gönderirken dahi endişe duyması, sorunun ulaştığı noktayı göstermesi bakımından yeterlidir.

Bu gelişmeler üzerine TBMM bünyesinde çalışmalarını sürdüren komisyonlarda, ağır suç işleyen çocukların ebeveynlerinin hukuki sorumluluğunun artırılmasına yönelik çeşitli düzenlemeler üzerinde durulduğu kamuoyuna yansımaktadır. Yeni yasama döneminde bu konudaki düzenlemelerin kanunlaşarak Meclis gündemine gelmesi beklenmektedir. Tartışılan başlıklardan biri de belirli şartlar altında ebeveynlere yönelik hapis cezası da dahil olmak üzere cezai yaptırımların öngörülmesidir.

Tam da bu noktada önemli bir hukuki tartışma karşımıza çıkmaktadır.

Bir tarafta, ceza hukukunun temel prensibi olan cezaların şahsiliği ilkesi bulunmaktadır. Bu ilkeye göre anne veya babanın, yalnızca çocuğunun işlediği bir suç nedeniyle cezalandırılması hukuk tekniği bakımından ciddi soru işaretleri doğuracaktır. Çünkü kişinin başkasının fiilinden dolayı ceza alması, ceza hukukunun yüzyıllar boyunca oluşturduğu temel anlayışla bağdaşmamaktadır.

Diğer tarafta ise aile kurumunun sorumluluğu bulunmaktadır.

Bir çocuğun ilk öğretmeni ailesidir. Saygıyı, merhameti, toplumsal kuralları ve sorumluluk duygusunu önce anne ve babasından öğrenir. Çocuğun arkadaş çevresinin takibi, eğitim hayatının denetlenmesi, şiddete yönelim gösteren davranışlarının fark edilmesi ve gerekli müdahalelerin yapılması da öncelikle ailelerin görevidir.

Elbette hiçbir anne ve baba çocuğunun suç işlemesini istemez. Ancak bazı durumlarda çocukların tamamen denetimsiz bırakıldığı, eğitim ve gelişim süreçlerinin ihmal edildiği, hatta suç teşkil eden davranışların görmezden gelindiği de bir gerçektir. Toplumun önemli bir kesimi de tam olarak bu noktada ailelerin hiçbir sorumluluk üstlenmeden sürecin dışında kalmasını adil bulmamaktadır.

Kanaatimce burada cevaplanması gereken soru şudur: Bir ebeveyn, yalnızca çocuğunun işlediği suç nedeniyle mi cezalandırılacaktır; yoksa kendi ihmali, gözetim ve eğitim yükümlülüğünü açıkça yerine getirmemesi veya çocuğun suça sürüklenmesine katkı sağlayan davranışları nedeniyle mi sorumlu tutulacaktır?

Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü ilk durumda cezaların şahsiliği ilkesiyle doğrudan bir çatışma ortaya çıkarken, ikinci durumda ebeveyn kendi kusurlu davranışı nedeniyle sorumluluk üstlenmiş olacaktır. Hukuk devletinin temel ilkelerini koruyarak toplumsal sorunlara çözüm üretmenin yolu da tam olarak bu ayrımın doğru kurulmasından geçmektedir.

Toplum olarak çocuklarımızı kaybetmek istemiyoruz. Suç örgütlerinin eline düşen, şiddeti çözüm yolu olarak gören ve geleceğini karartan her çocuk aslında hepimizin ortak kaybıdır. Ancak bu sorunun çözümü yalnızca daha ağır cezalar vermek değildir. Güçlü aile yapısı, etkin eğitim politikaları, sosyal destek mekanizmaları ve çocukları suçtan uzak tutacak önleyici çalışmalar en az cezai yaptırımlar kadar önem taşımaktadır.

Önümüzdeki dönemde Meclis’te yapılacak tartışmaların da bu hassas dengeyi gözetmesi gerekmektedir. Çünkü bir yanda hukuk devletinin temel ilkeleri, diğer yanda ise çocuklarının güven içinde yaşamasını isteyen milyonlarca ailenin haklı beklentileri bulunmaktadır. Asıl mesele, bu iki değeri birbirine feda etmeden ortak bir çözüm üretebilmektir.