Nevzat Kösoğlu'nu Anlamak

Yayınlanma : 09 Ekim 2026 16:33

Vefatının 13.yılında Nevzat Kösoğlu ile ilgili birkaç satır yazmak arzusunda iken bir iç sesin "Ne olur beni bu kadar kolay anlamayın!" dediğini işitir oldum. Neydi bu kolay anlaşılmamak arzusu? Nevzat Kösoğlu kimdi? 7 Ekim 1940'da İspir'de başlayıp 10 Ekim 2013'te Ankara'da noktalanan bu hayat yolculuğu nasıl gelişmişti? Kösoğlu nasıl yaşamış, olaylar karşısında nasıl bir duruş sergilemişti? Hayat karşısındaki tenezzülsüz ve tabii duruşunu neye borçluydu?

Kös'ün Töre hakimiyetindeki devletin bağımsızlık alameti olduğunu biliyoruz. Orhun Abidelerinde geçen ifade ile "Tanrı Türk milletinin adı ve kösü yok olmasın diye.." ve "Tanrı Türklere kösleri yok olmasın, Törenin tebliğ ve hakimiyeti durmasın diye vatan, devlet ve hakan vermekteydi" Soy adıyla mülhem bu kişi kimdi? 

Yazdığı kitaplarda psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi alanlarda E. Roberty, A. Espina, H. Cooley, E. Durkheim, G. Le Bon gibi isimlere atıf yaptığını görüyoruz. Onu; ülkemizde bu alanların kurucularından Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör ekolünün devamı olarak sayabiliriz. Yazdığı eserlerin toplamına bakıldığında; kimlik ve kişilik arasındaki farklılıkların ortaya konulmasını ve tüm bunların kültürle olan bağının incelenmesini konu ettiğini görürüz. Konuşmalarında Naima'dan Koçibey'e, Orhun Kitabelerinden, şairi şairliğinden utandıran köy türkülerine varana kadar birçok tarihi kaynaktan referans verdiği görülür. Milli kültür, dil, hukukun üstünlüğü ve toplumsal uzlaşma hususları hep ön plandadır. 

Ona göre; Atatürk'ün milliyetçilik anlayışının temelinde de milli terbiye, kültür, dil ve tarih şuuru vardır. 

Türk dilini, mutfağını ve müziğini geliştirip dünyaya yaymak yapılması gereken en önemli hamlelerdir. Ona göre kültür; en genel manasıyla bir milletin yaşama biçimidir.

Milli Türk Talebe birliğinin 1964'teki kongresinde Divan Başkanı olarak genel kurulu yönetir ve Rasim Cinisli'nin Milli Türk Talebe Birliği Genel Başkanı olmasını sağlar. Kendisi İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisidir. 

Aynı yıllarda yakın arkadaş gurubuyla milli kültürümüze hizmet etmek üzere bir yayınevi kurarlar. Adını; Türkiye Milli Talebe Federasyonu'nda (Türk Folklor Kurumu) folklor eğitimcisi, Sevgi Babaoğlu'nun teklifi ile köklerimizi çağrıştıran "Ötüken" koyarlar. Necip Fazıl'ın "Reis Bey"i basılan ilk eser olur. Necip Fazıl demişken İslamcı camianın ve Büyük Doğucuların Üstadı Azam olarak andıkları Necip Fazıl'ın fon vurgunculuğunun yaşandığı bugünlere de ışık tutacak müthiş bir anektodu Kösoğlu'nun kalemiyle günümüze ulaşır. Onun satırlarıyla okuyalım: 

"Son yılları yakın idi; Ankara'da Arı Sinemasında bir konferansına gittim. Salon tıklım tıklımdı, balkonlar sanki de saçaklanmıştı. Salonun arka giriş kapısının ağzına kadar ancak gelebilmiştim. Boynumu biraz uzatarak, boyumun da uzunluğu sayesinde üstadı sahnede görebiliyordum. İçerinin havası, daha konuşma başlamadan boğucu bir hâle gelmişti. 

Üstad konuşmaya başladı; her zamanki güzellikle mehabetinde idi. Fakat ara sıra aksamalar oluyordu. Şöyle: kalabalık, konuşmanın inceliklerini, hatta yer yer kalınlıklarını da algılamakta zorluk çekiyordu. Olmadık yerlerde alkışa kalkıyor, "Yaşşa Üstaat" diye nara atıyorlardı. Necip Fazıl'ın tam, son kelimede vurgu yapıp, elinin havada hafif bir burgu hareketi ile durduğu yerde ise, millet lâfın sonunu bekliyordu. Üstad alkış bekliyor, kalabalık, lâfın sonunu; olacak iş değil! Bir bakıyorsunuz kalabalık paldır küldür alkışa kalkıyor, haykırıyordu. Bunların denk geldiği de oluyordu; ama genellikle koca çamlar devirerek, ortalığı ezip geçiyorlardı. Sözün inceliklerini arayacak zaman değildi. Üstadın iyice sıkıldığını hissediyordum. Doğrusu ben de bulunduğum yerde, tere batmış, iyice bunalmaya başlamıştım; ama gidemiyordum.

Nihayet üstad, yine böyle bir çam devrildiğinde, birkaç saniye sustu ve sonra mikrofona yaklaşarak, "Bir sigara içebilir miyim?" dedi. Derken de, sigarasını yaktı. Üstad, kalabalıklardan izin alacak adam mı? Öfkesini bastırmak ve kalabalığı ikaz etmek için böyle söylüyor; sesinin tonunda da bu var. Ama kalabalık yine anlayamamıştı. "İç üstaat iç, sana helâl olsun!" gibi sesler yükseldi. Üstada izin veriyorlardı! Ben telin koptuğunu hissettim. Necip Fazıl mikrofona yaklaştı; salonu şöyle bir süzdü ve şunları söyledi; "Kırk yıldır koca bir buz dağını hohlaya hohlaya erittim; karşıma bir çamur deryası çıktı!" Eliyle kalabalığı gösteriyordu ve salondan yine şiddetli alkışlar yükseliyordu."

Sanki, bugünleri özetliyor değil mi? Hohlaya hohlaya buz dağı eridi, karşımıza bir çamur deryası çıktı.

Siyaset yaptığı yıllarda yakın çalışma arkadaşı ve lideri olan Alparslan Türkeş'i anlatırken: "Türkeş herkesin yıkıldığı anda bir şey yokmuş gibi kalkıp yürüyen bir adamdı" demiştir. Sağ-sol çatışmalarının ve ülkenin gelecek vadeden kuşaklarının yani ülkücü ve devrimci kuşağın çatışmalarının tam ortasındadır. Ülkücülerin Nevzat ağbeyidir. Bu dönem onun hatıralarında tarafgirlikten uzak, hakkaniyetli bir biçimde gözlemlenebilir. Puslu bir dönem onun kaleminde netlik kazanır. O hengameden geçtiği için sonraki yıllarda günlük siyasete, hele kahve siyasetine, kayıkçı kavgasına hiç pirim vermez. 12 Eylül Nevzat Kösoğlu'nun siyasetle bağlantısını kestiği gün olur. Siyaset yaptığı yıllarda da siyaseti bir araç olarak benimsemiş ve milli menfaatleri her türlü popülist çıkarın üstünde tutmuştur. 1980 darbesi sonrası yargılandığı duruşma salonunda savcılığı ve kürsüyü ciddiye almayan oturuş biçimi, darbecileri rahatsız etmiş  savcı Nurettin Soyer mahkeme heyetine "Nevzat Kösoğlu duruş ve davranışlarıyla bize hakaret etmektedir" diyerek şikayette bulunmuştur. Onun duruşu millet varlığını kale almayanlara ve milli değerlere bigane duranlara karşı kendiliğinden bir tehdittir.
"Albay elleri kıçının üstünde belinde kocaman bir tabanca sallana sallana önümüzden geçiyor. Tam benim önümden geçerken "Çık dışarı!" diye adama bağırdım. Düşünülmüş bir şey değildi. Adam bana baktı. "Ben buranın komutanıyım" dedi, sertçe. -Raci Tetik. "Kim olursan ol, dışarı çık. Burası mahkeme!" dedim. Adam alabora oldu, karar veremedi ama çıktı gitti"

Mustafa Çalık onu şöyle tarif eder: "Beyni bu kadar parlak, zihni bu kadar berrak, analitik zekası bu kadar işlek, nüfuzu nazarı bu kadar keskin, bu sükuti ve ağırbaşlı adamın aynı zamanda az bulunur derecede gözü dumanlı bir delikanlı olduğunu, emsalsiz derecede cesaret sahibi olduğunu, öylesine yürekli bir yiğitlikle yaşadığını kim tahmin edebilir?"

Yaşadığı onca deneyimden sonra Galip Erdem'in "Türk milliyetçiliğinin tek meselesi Türk milliyetçileridir." sözü  sanki onun da geldiği noktadır. Ülkücülüğü ayrı bir yere koyar. Türk milliyetçiliğinin ahlaki duruşu olarak tarifler. Onu atmışlardan itibaren tanıyan geniş bir çevre için onun yaşadığını, Yüksel Caddesi'nde yola bakan bir büroda okuyup yazdığını Türkiye'yi izlediğini bilmek bir gönül ferahlığı vesilesidir. 

Yazının başlığına Nevzat Kösoğlu'nu anlamak dedik ya onu anlayabilmemiz açısından enteresan bir anektod daha aktaralım: Türk mizah edebiyatının usta kalemi Marksist yazar Aziz Nesin'le ile ilgili şunları söyler:

"Aziz Nesin temelde çok milliyetçi bir adamdır. Aziz Nesin gerçek yüzüyle pek tanınmıyor. Gazeteci Avni Özgürel'in anlattığı bir olayı sana anlatayım: Demirel ile beraber Orhun Abidelerini gezmişler, oralarda dolaşıyorlar, taşlara bakıyorlar. Oranın bekçilerinden birisi gelmiş yanına demiş ki: "Siz Türkler ne tuhaf adamlarsınız. Gelip burada taşlara bakıyorsunuz, seviyorsunuz, okşuyorsunuz" "Ne olmuş" diyor Avni. Adam devam ediyor: "Sizden evvel de buraya bir gazeteci gelmişti; o da öyle taşlara sarıldı ağladı." demiş. Kimdi bu gazeteci diye sorduğunda adam ceplerini karıştırıyor ve kartını buluyor. Kart kime aitmiş biliyor musun? Aziz Nesin. Yani Orhun Abideleri'nin taşlarına sarılıp ağlayacak kadar hassasiyeti olan bir adam."
Sonrasında şöyle tamamlar: "Benim ilk okuduğum yazardır. Çok yakın takip etmişimdir. Aşağı yukarı her yazdığını okumuşumdur. Hep de Peyami Safa'dan yana olmuşumdur. Çizgim odur. Ama Nesin'i de çok sevdim. Ve bir Türk olarak onunla övünürüm" diyebilme cesaretini gösterir. Onun kalem ve vicdan muhasebesinde Aziz Nesin'den, Said Nursi'ye geniş bir yelpazenin izlerini görmek mümkündür. 

Gayretsiz, çilesiz, çabasız büyük olmak mümkün değildir. Kendi yaşamı bunun bir örneğidir. 
Kösoğlu 36 yaşındayken milletvekili seçilmiştir. 
1994 yılında RTÜK Üst Kurulu üyeliğine aday gösterilir. 
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından 2009 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Onur ve Üstün Hizmet Ödülüne layık görülür. 

Söze kolay başlamayan, konuştuğunda ise sizi ciddiyeti ve derinliği ile kuşatan, kitabın ortasından konuşan şuurlu bir hatiptir. "İnancı ile eylemi çelişen insan gerçekte yeterince inanmayan insandır." der. "Amel; imanın fanusudur, onu korur ve ışığını parlaklaştırır. Amelsiz imanının ışığı zayıflar ve söner. İnsan inanmışsa ve inancının yönü içeriği ne olursa olsun bu uğurda kişisel yarar ve beklentilerini hatta hayatını feda edebiliyorsa işte ülkücülük budur. Hayat kavranır, değerlendirilir, sıraya, nizama sokulmaya çalışılır." Ona göre hayat imanla yaşanabilir. İnsan eylemleri ancak bir inanca dayalı olarak gerçekleşebilir. Kastettiği inanç kaynağı ve muhtevası ne olursa olsun insan eylemini motive edecek kadar güçlü olan bir inanma halidir. Eylemlerin ancak samimi bir inanç doğrultusunda yapıldıkları takdirde güçlü olacağına inanır. 

"Yüksek karakterli Türkler olmak" derdi budur. II.Haçlı Seferi sırasında Türk'ün karakterine ve merhametine dair ondan şunları öğreniriz: "Savaş sırasında cezbeye kapılmış gibi aşk ile düşmana saldıran Türk askerleri savaş bittiğinde sanki sihirli bir değnek deymiş gibi birer iyilik meleğine dönüşürler ve yaralı Haçlı askerlerine su, yiyecek yetiştirmekte, yaralarını tedavi etmekte yarışırlar. Haçlı aklının kavrayamadığı bu merhamet, adamları şaşkına çevirir. 3.000 Haçlı askeri Müslüman olur. Haçlı kaynakları bunun üzerine şöyle feryat ederler:  -Ey hıyanetten daha zalim olan merhamet, Türkler iyilikleri ile dinimizi satın aldılar."

Kitap şuuru, kitapta yeri olması onun için çok önemlidir. Kitabına uydurulması sonucu başımıza nelerin geldiğini şöyle anlatır: "İslam tarihinin insanlığa en büyük hizmetlerinden biri sayılabilecek olan fetva müessesesi kitap şuurunun içtimai sahadaki teşkilatlanması idi. Devletimiz harp kararlarından ferdin en küçük sosyal davranışlarına kadar her şey fetvanın süzgecinden geçerek varlık kazanırdı. Sonra bir gün fetva, kitabına uydurma sanatı olmaya yöneldi. İşte biz o gün bittik"

Ona göre; devletlerin felsefesi milletlerinin zihniyetinde gizlidir. O zihniyete yabancı olanın o felsefeyi idrak etmesi mümkün değildir. Devlet yönetiminde en büyük erdem adil olmaktır. Adalet; beyliğin temeli ve esasıdır. Türk adının bir manası da "Töreli" demektir. 

Müzik derslerinde milli müziğin ve milli oyunların öğretilmesi konusu üzerinde ciddiyetle durur. 
Ankara'da düzenlenen Erzurum tanıtım günlerinde kitaplarını imzaladığı sırada bu satırların yazarına "Çocuklara türkü öğretiyor musun?" diye sormuş: "Türküsüz günümüz yok ki" cevabını alınca, oldukça memnun kalmıştı. "İspir'e yakın zamanda seyahat edecek misiniz?" diye sorduğumda "Korga Dağı'na çıkamam, Saka Baba'ya gidemem, (dizlerindeki ağrıyı kastederek) daha ne için geleyim?" demişti. Anladım ki; onun için doğduğu topraklar Korga Dağı, Saka Baba demekti, tulum sesi dinlemekti.. 

Özel Türk Yurdu İlköğretim Okulu ve Türk Yurdu Lisesi'nde, mezun olan her dönemde öğrencilerinin en az 10 türkü birlikte söyleyebilmeleri müzik eğitiminin esası olmuştur. Başarılı olanlara kitaplar hediye ederek ödüllendirir. Kendisi de bağlama çalarak müzik çalışmalarına çocukları teşvik etmiş, zaman zaman müzik derslerinde sazıyla onlara eşlik ederek özellikle halk türkülerimizi öğrenmelerinin yolunu açmıştır. Köroğlu'ndan Karacoğlan'a, kahramanlık serhat türkülerinden, sevgi tabiat türkülerine geniş bir yelpazede türkünün nasıl bir eğitim aracı olduğunun bizzat uygulayıcısıdır. 

Aman Ayşem yaman Ayşem
Dağlar başı duman Ayşem 
Dağlar başı duman olsa
Seni burda koman Ayşem 

Toroslarda bu türküyle büyüyen bir çocuğun yaşamında çaresizlik olabilir mi? 

Yahut;

Başımda altın tacım
Hem susuzum hem açım
Yarimi bana verin
Gerisi anam bacım

diyen Kırşehirli'nin sevgi ve namus kavramına yüklediği derin anlam.. 

Söğüt'ün çarşısına
Gün doğar karşısına
İnsan hile yapar mı 
Kapı bir komşusuna

Bilecik dolaylarından yükselen bu sesteki etik vurgusu.. 

Neredeyse bütün eserlerinde sözü türkülere getirir Kösoğlu.

Türkülere sevdalıdır. "Türk olmak, bu hasreti duyarak, bu türküleri birlikte söyleyebilmektir. Bugün kültürümüzün en saf doğrularını türkülerde aramalı" demiştir. 

Türkülerin kültür hayatındaki yerine sık sık değinir. Kaleminde bunun yansımaları görülür.

Türküler özelinde kültür hakkında şunları söyler: "Biz Çin'den itibaren gelirken İran'dan, Turan'dan, Kafkaslar'dan, Arap'tan, Grek'ten, Rus'tan her milletten bir renk almışız, bir ses almışız ve bunları yoğurup Anadolu'da, Rumeli'de ruhumuzun ahengini kurmuşuz. Şimdi türkülerimize bu oluşumlarından ötürü mozaiktir diyenleri tımarhaneye bile almazlar. Çünkü onlar, kültürümüzün en saf, en Türk yaratılışlarıdır. Bu türkülere bizden başkasının sahip çıkması da mümkün değildir. Ama beslendiği kaynaklar çok zengindir. Bir ağaca, suyu gübresini iyi verirsen toprağı iyi ise ve ağaç da cins ağaç ise meyvesi bol olur. Kültür de böyle; iyi beslenirse iyi kaynaklardan alırsa zenginleşir" der.

"Biz bu türküleri sokakta mı bulduk sanıyorlar. Kaç bin yıl var ki; ölülerimize ağlarken, düğünlerimiz de söylerken ve savaşlarda nara atarken sesimizi terbiye ettik. Hançerimizin bütün gücüyle söyleye söyleye bu hale getirdik. Çin Seddi'nden, Viyana'ya, Moskova kapılarından Yemen'e kadar muazzam coğrafyanın genişliğinden ve derinliğinden nice zenginliklerle devşirerek ruhumuzun ahengini kurduk. Biz bu türküleri sokakta mı bulduk?" 

"Eğer yarın o mahşer gününün kalabalığında milliyetinizden insanları özlerseniz, türkü söylemeye başlayın. "Huma Kuşu" diye başlayan biri bizden başka kim olabilir?"

"Milli kimliğinize mi sahip olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü milli kültürümüzün ana sütunlarından biri musıkimizdir ve musıkimizin kalbi de türkülerimizdir."

"Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim milliyetimdendir. Aynı şeylere gülüp aynı kederleri yaşayabildiklerim ve yürekten aynı duayı yaptıklarımla aynı milliyettenim."

"Ben kendi hesabıma beni yönetecek olanlara önce bir türkü söyletmekten yanayım."

Bu veciz ifadelerin hepsi onun eserlerindeki türkü yaklaşımlarıdır. 

Unutulmaz bir çorba hikayesi var. Kendi satırları ile okuyalım: "Ramazan'da bir sevgili dostun iftar davetindeyiz. Eşlerimiz de yanımızda. Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Otelcilik tatbikat okulunun salonundayız. İftar topunu beklemenin heyecanı ve keyfi malum. Yalnız sofrada iftariyelik cinsinden pek bir şey görünmüyor. Zeytinler, peynirler, türlü reçeller, ballar, turşular, pastırmalar sırra kadem basmış. Vardır bir hikmeti diyor biraz da sıkıntıyla tevekkül edip bekliyorum. Ne de olsa misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Derken top atıldı atılacak. Fraklı garson önüme zeytinyağlı pilakiyi koyuverdi. Allah eksikliğini vermesin. Ben bu güzel yemeği yiyemem, alışkın değilim. Bu arada iftar olmuş, sinirlerim iyice gerilmişti. Garsona çorbayı çabuk getirmesini, pilakinin acelesi olmadığını söyledim. Adam umursamaz bir tavırla çorba olmadığını, ilk yemek olarak pilaki yenileceğini söyledi. Ne hale geldiğimi anlatmama gerek var mı? Tabii ki sadece ben değilim, bağırtılar çağırtılar oldu. Sanırım sofrada hanımların mevcudiyeti bazı öfkeli dostlarımızın Zaloğlu Rüstem olup meydana çıkmasına engel oldu. Fakat olmadı, bir çorbanın çaresini bulamadık. Sofraya getiremedik. Garsonun cevabı bu yemek listesi ve servis tarzının Fransız usulüne göre tanzim edildiği ve değiştirilemeyeceği yolunda oldu. Ramazanmış, iftarmış, bin yıllık sofra ve Ramazan gelenekleriymiş, Türk beslenme zevkiymiş, damak zevkiymiş, yemek kültürüymüş vız geldi tırıs gitti. Sonradan öğrendim ki bir evvelki sene zamanın Milli Eğitim Bakanına da aynı şeyi yapmışlar."

Yemek kültürü ile alakalı ikinci bir hatıra İspir'de yaşanır. Ali Yazar'ın aktardığına göre; Nevzat Kösoğlu, oğlu Tayyip ile birlikte bir sabah kahvaltısında Yazar'ın davetiyle İspir'e özgü bol tereyağıyla meşhur "İspir yağlısı" yerken, oğlunun çatal ve bıçak kullanarak pideyi kesmeye çalıştığını gören Kösoğlu: "Bırak, bırak" diyerek tepki vermiştir. Oğul adeta bir suçlu edasıyla "Özür dilerim Baba" der. "Bir ayıbım mı oldu?" Kösoğlu'nun cevabı çok nettir: "Evet yağlıya karşı ayıbın oldu. Bu yemek elle tutularak, yağı damaklarından süzülerek yenilir." der. Sofrada tebessümle karışık bin yıllık yemek kültürüne ait bir ders daha verilmiştir.

Kırk sene önceki bir yazısında şöyle söyler: "Kâhin değilim ama geleceği görüyorum. Zenginleşmiş insanlar ama insanlıklarını bilmem, iktisadi güçleri artmış milletler ama adil ve insanca bir dünya mı? Bilemem.." Günümüzü anlatmıyor mu? 

Hastalığı sırasında ziyaretine gelen bazı dostlarına: "Size bir şey söyleyeyim mi? Ben kendimi imtihan ettim ve sınıfı geçtim. Bundan sonrası ne olursa kabulüm" demiştir. O soğuk hastane odasını Kur'an'la, duayla ve çok sevdiği türkülerle, "Huma Kuşu" nidalarıyla sıcak tutmayı başarmıştır.

Rahmet dileğiyle.. 

"Ben Erzurumluları hemşehriliğin ötesinde severim" diyen bu fikir ve kültür adamının Erzurum'da adının yaşatıldığı bir kültür ve sanat merkezinin, bir düşünce platformunun bir müzenin olmayışı Erzurum'daki çorak kültür sanat ve fikir ortamının resmidir. Çok acı..