Geçenlerde, yakın bir arkadaşımın dersaneye giden lise son sınıf öğrencisi oğluyla sohbet ettim. Gözlerindeki yorgunluk, o yaşın getirmesi gereken hayat enerjisinin çok ötesindeydi. "Nasılsın?" soruma verdiği yanıt, bir eğitim emeklisi olmadan önce de birçok öğrencimin dile getirdiği ortaöğretim haritasının özeti gibiydi: "Hangi dersten kaç net yaptığımı biliyorum ama gelecekte kim olmak istediğimi bilmiyorum hocam..."
Bugün Türkiye’de liselerimiz kâğıt üzerinde rengârenk. Bilimin zirvesini hedefleyen, Fen liselerimiz var. Geleceğin hukukçularını, siyaset bilimcilerini yetiştiren, Sosyal bilimler liselerimiz var. Üretimin omurgası olması gereken, meslek liselerimiz var; güzel sanatlar, spor liseleri, imam-hatipler, Anadolu liseleri... Çeşitlilik muazzam. Peki, sonuç? Sonuç ne yazık ki derin bir gelecek kaygısı…
Çünkü biz eğitim sistemimizde harika binalar inşa edip dışını tabelalarla süslesek de günün sonunda her kapıyı aynı kör kilide bağlıyoruz: Sınav Odaklı Eğitim...
9.Sınıfa adım atan bir gencin kulaklarına daha ilk günden o çok bilinen kısaltma fısıldanıyor: YKS. İşte o andan itibaren lise, hayatı öğrendiğin, sanatla tanıştığın, arkadaşlarınla dünyayı tartıştığın bir olgunlaşma yuvası olmaktan çıkıyor. Dört yıllık bir "test çözme kampına", bir dersane simülasyonuna dönüşüyor. Edebiyat dersinde şiirin ruhunu hissetmek yerine "hangisi Divan edebiyatı sanatçısıdır" şıkkını işaretleyen, biyolojide hayatın mucizesini kavramak yerine ezberlediği formülle net devşiren bir nesil yetiştirmeye başlıyoruz. Sonuç: derslerin günlük hayatla bağı kopuk, teorinin yükü ağır…
Daha da acısı, bu yarışta herkes aynı kulvarda koşmuyor. İstanbul’un göbeğindeki özel okulda uluslararası müfredatı kapsayan IB/AP sistemiyle (lise öğrencilerine üniversite düzeyinde hazırlık sağlayan iki farklı uluslararası eğitim sistemi) yurt dışı vizyonunu çizen gençle, taşrada bir ilçenin lisesinde, yaşamını sığdırdığı coğrafyanın bir sürü imkânsızlıklarına rağmen eğitimini sürdürmeye çalışan bir gencin, aynı sınav kâğıdıyla kaderinin belirlenmesi, fırsat eşitliği ilkesine ne kadar uygundur?
Peki ya meslek liselerimiz? Sanayici feryat ediyor "ara eleman bulamıyoruz" diye. Gençlik ağlıyor "üniversite bitirdim ama işsizim" diye. Neden? Çünkü meslek liselerini toplumsal hafızada "akademik olarak hiçbir yere yerleşemeyenlerin son çaresi" olarak kodladık. Mesleki Eğitim Merkezleri ile (MESEM) atılan bazı olumlu adımlara rağmen, iş dünyası ile okullar arasındaki köprüyü sağlam kuramadık. Bu anlamda mezununa istihdam garantisi veremeyen, stajyerini ucuz iş gücü olarak gören bir sistemle, mesleki eğitimin imajını düzeltmek kolay bir iş değildir ancak çözümsüz de değildir…
Tüm bu yükün altında bir de öğretmenlerimiz var. Sık değişen sistemlerin yarattığı belirsizlik içinde yönünü bulmaya çalışan, hizmet içi eğitimi yetersiz, emeğinin ekonomik karşılığını almakta zorlanan ve en acısı toplumsal itibarı zedelenen öğretmenlerimiz... Motivasyonu kırılmış bir öğretmenden, ilham dolu bir nesil beklemek ne kadar gerçekçi?
Artık neşteri vurma zamanı geldi de geçiyor. Çözüm sır değil…
Hafızamızı yenileyelim:
Milli Eğitim Bakanlığı’nda Cumhuriyet’in ilanından günümüze dek tam 9 kez köklü müfredat değişikliği yapıldı. Sınav sistemlerindeki rotasyonlar, "4+4+4" gibi yapısal reformlar ve ders saati düzenlemeleri gibi kamuoyunda "sistem değişikliği" olarak anılan irili ufaklı müdahalelerin sayısı ise 18’i bulmuş durumda. Hangi açıdan bakarsak bakalım, bu bitmek bilmeyen değişim dalgalarının sahadaki yegâne teorisyen ve pratisyenleri öğretmenlerimiz ve kurum idarecilerimizdir. Dolayısıyla eğitim programlarındaki her kırılma, öğretim sürecinin niteliğini ve öğretmenlerin mesleki deneyimlerini doğrudan etkilemektedir.
Yukarıda bahsettiğimiz ve bugüne kadar 18’i bulan değişim/dönüşüm hareketlerinin nerdeyse tamamı, teoride güçlü iddialar taşısa da, sahadaki birtakım lojistik eksikliklerin ve sınıf içi uygulamadaki bazı belirsizliklerin, öğretmenler açısından çeşitli pedagojik zorluklar taşıdığı da bir gerçektir.
Buna rağmen, sadece yazılı sınav sonuçlarına değil sürecin kendisine, projelere, gözlemlere ve bağlam/beceri temelli soru yapılarına odaklanan; öğretmeni yalnızca sınıfta "bilgi aktaran bir figür" olmaktan çıkarıp öğrenme ortamını tasarlayan ve bir rehber konumuna yerleştiren; her türlü siyasi bagajlardan arındırılmış, önyargısız ve tarafsızlık ilkesi içinde eğitim süreçlerini belirleyen; kâğıt üzerinde kalmamasını ümit ettiğimiz bir modelin, "acil koduyla" hayata geçirilmesini de temenni etmekteyiz.
Ancak bu temenninin gerçeğe dönüşmesi için öncelikle aşılması gereken devasa bir bariyer var: Sınav baskısı.
Liselerimizi bu sınav kıskacından kurtarmak zorundayız. Bir gencin başarısını, lise hayatı boyunca biriktirdiği emeği, tek bir pazar gününe sığan 120 soruluk bir teste indirgeyemeyiz. Başarı; lise hayatı boyunca yapılan projelerle, sosyal sorumluluk çalışmalarıyla, sanatla ve sporla ölçülmelidir. Öğrencinin bugüne kadar ortaya koyduğu tüm becerileri içeren süreç odaklı bir portfolyo sistemi, artık bir lüks değil zorunluluktur.
Bununla da yetinmemeli; müfredatı esnek ve modüler hale getirerek çocuklara kendi ilgi alanlarına göre ders seçme özgürlüğü tanımalıyız. Okullardaki rehberlik servislerini, birer "tercih robotu" olmaktan kurtarıp, daha ortaokul sıralarında çocuktaki yeteneği keşfeden gerçek birer "kariyer danışmanlığı merkezine" dönüştürmeliyiz.
Çağdaş dünyanın gerçek dinamiklerini yakalamış, aynı zamanda yaşadığı toplumun geleneksel değerlerinin farkında olan bir nesil yetiştirme çabasındaki tüm eğitim emekçilerine kolaylık ve başarı dileklerimle…


