İnsanın iç acılarının toplamı

Yayınlanma : 07 Ekim 2026 16:02

“Hayatın, mevsim sonu indirimlerinden 
kazak almaktan başka anlamları da olmalı…”


Oğuz Atay, 1970 yıllarında tamamladığı Tutunamayanlar romanında modern insanın, hayatı sadece ev taksitleri, gardırop düzenlemeleri, koltuk kumaşı seçimi ve alışveriş gibi sığ döngülere sıkıştırmasını sert bir ironiyle eleştirir. Bu yazı, o romanın cümlelerinden etkilenerek kaleme alınmış ve aradan geçen onca zamana rağmen değişen bir şey olmadığı gerçeğiyle de yüzleşmiştir…

Hayatın karmaşasını sadeleştirmek istediğimizde hep sayılara sığınırız. Doğduğumuz günden itibaren bir kronometre çalışmaya başlar; yaşımızı, biriktirdiğimiz yılları, geride bıraktığımız ayları hep matematiksel bir netlikle ölçeriz. İnsan ömrü, en kaba ve yalın tanımıyla aslında bir matematik hesabıdır: Kaç yıl yaşadığımız, kaç gün uyuduğumuz, kaç saat çalıştığımız bellidir. Sayıların o soğuk ve güvenli sınırları içinde, hayatı kontrol altında tutabildiğimizi sanırız. Azıyla, çoğuyla yapılan bu gündelik hesaplar, bize yaşamın formüllerden ibaret olduğu yanılgısını verir. Oysa cetvellerin ölçemediği, denklemlerin çözemediği bir yer vardır: İnsanın kalbi.

Lise sıralarında geometrinin o değişmez kuralını öğrenmiştik: Bir üçgenin iç açılarının toplamı her zaman 180 derecedir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi üçgeni çizerseniz çizin bu kural değişmez. Matematik bize bu kesinliği vaat eder. Ancak konu insana ve onun ruhsal evrenine geldiğinde, formüller anlamını yitirir. Çünkü insanın iç acılarının toplamı, bir üçgenin iç açılarının toplamından çok daha büyüktür.

Düşünün ki gencecik evlâdını toprağa vermiş bir anne veya babanın karşısına geçip: “Bir gün doğduk, bir gün öleceğiz. Hayatın kanunu bu… “ ya da “ Zamanla unutursun, şimdi acın çok yeni… “ veya “ Bundan sonra kendine daha çok zaman ayır, kendini düşün…” tarzında yaşamın gerçek ve ağır yükünü formüle etmiş cümleler, “düştüğü yeri yakan ateşin yangınını” nasıl söndürebilir?   

Bir babanın, kendi elleriyle büyüttüğü fidanının, şehit düşen evlâdının tabutunu omuzlarında taşıması, hangi teselli cümlesinin denklemine sığar? O omuzlardaki yük, sadece birkaç kiloluk bir ahşap değil; yaşanmamış yılların, yarım kalmış hayallerin, hiç söylenmeyecek sözlerin ağırlığıdır. O ebeveynler için zaman artık doğrusal akmaz; dünün, bugünün ve yarının ölçüsünü asla bulamayacağımız üç bilinmeyenli bir denklem gibi karmaşıklaşır. Geçmiş özlemle; bugün sızıyla; gelecek ise koca bir belirsizlikle düğümlenir ve o denklemin içinden hiçbir matematikçi çıkamaz.

Geometride açılar daralır veya genişler ama toplamı hep aynı kalır; evlâdını kaybeden bir ebeveynde ise acılar üst üste bindikçe içindeki o iç acı (açı) büyür, genişler; zamanı ve mekânı yutar da yine de göğüs kafesine sığmaz hale gelir. 

Belki de hayatı sadece sayılardan, katlardan, fonlardan, yalılardan ve hatta mevsim sonu indirimlerinden aldığı kazaklardan ibaret görenlerin, göremediği nokta tam olarak burasıdır…
 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.