Evde yazılan karakter, sınıfta açan çiçek

Yayınlanma : 26 Eylül 2026 10:44

Okuyucuya selamla

Ortaokul yıllarımızın tanışıklığıyla başlayan ve o günden beri aynı coğrafya üzerinde birçok şeyi paylaştığımız güzel insan, Gazeteci-Yazar Sevgili Orhan Bozkurt’un bana : “ Hocam, artık bir şeyler yazmanın zamanıdır ” önerisi ve teşvikleriyle cahil cesaretimin de bir anını kollayarak, ben de kıyıdan köşeden bir şeyler yazmaya karar verdim.

Erzurum Post okurlarıyla tanışmak, bir gönül bağı kurmak niyetiyle çıktığım yolda, sabır ve anlayışınıza sığınarak bir eğitim emeklisi sıfatıyla naçizane kendimden çok kısa bahsetmek isterim:

1988 yılının Kasım’ında Yozgat Çayıralan ilçesi, Çayıralan Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak başladığım mesleğimin, 11 yılı öğretmenlik, 25 yılı eğitim yöneticiliğinde (okul müdürlüğü) geçti. 2024 Haziran ayı itibariyle de meslek hayatımızı, emeklilikle noktaladık.

36 yıl süren eğitimcilik ve idarecilik dönemimde, dünden bugüne eğitim sürecinde anılar zincirine takılmış, bazıları ilginç, bazıları ders niteliğinde, gördüğüm, duyduğum, yaşadığım olayları, küçük hatıra ve anekdotlarla sizlerle paylaşmak arzusundayım.  

EVDE YAZILAN KARAKTER, SINIFTA AÇAN ÇİÇEK

Türkiye’de eğitim sistemi, uzun yıllardır müfredat değişiklikleri, fiziki altyapı sorunları ve sınav sistemleriyle tartışılırken, son yirmi beş yılda çok daha derin ve kanayan bir yara ile karşı karşıya kaldı: Okullarda tırmanan ve ölümcül boyutlara ulaşan şiddet. Saygının, bilimin ve güvenin simgesi olan eğitim kurumları, ne yazık ki artık cinayetlerin, bıçaklı ve silahlı saldırıların basına yansıdığı adlî vakalarla anılıyor.

Meslek hayatım boyunca, tahta sıralarda pürdikkat oturan binlerce gençle göz göze geldim. Bu upuzun koridorlarda öğrendiğim en yalın gerçek şudur: Aile eğitimi ve terbiyesi dediğimiz o asil kumaş, bir çocuğun üzerinde sessiz ama parıltılı bir miras gibi taşınır.

Zil çalar, sınıfa girersiniz… Kalabalık, gürültü ve o tanıdık hengâme hep aynıdır. Fakat bazı çocuklar, o çocuk denizinin içinde adeta birer kutup yıldızı gibi hemen fark edilirler. Fark edilmek için çığlık atmazlar, arka sıralardan fırlayıp dikkat çekmeye çalışmazlar ya da akranlarına kendilerini ispat etme telaşına düşmezler. Çünkü onlar, daha sokağa adım atmadan evvel basacakları zemini sağlamlaştırmış, ruh haritalarını çizmişlerdir: O sarsılmaz pusulanın adı, evde alınan terbiyedir. Böyle çocuklar içinde, daima nezaketi gösteren gizli bir pusulayla dolaşır.

Gelgelelim, bugünün dünyasında bu sessiz erdemlerin yerini, trajikomik bir koşturmaca aldı. Şimdilerde anne-babalar o kadar meşgul, o kadar yorgun ve o kadar "dünya telaşında" ki, çocuk büyütmeyi bir tür "kriz yönetimi" sanıyorlar. Eskiden çocukla diz dize geçirilen vakitlerin yerini, şimdilerde çocuğun eline tutuşturulan ve onu adeta hipnotize eden parlak ekranlar aldı. Terbiye; yaşayarak, göstererek, örnek olunarak verilen bir can suyu iken, şimdilerde yerini akıllı telefonların insafına bırakılmış konforlu bir “oyalama” seansına terk etti. Çocuğuna sınır çizmeyi "özgürlüğü kısıtlamak" sanan, ona hayır demeyi trajik bir sarsıntı sebebi sayan tuhaf bir ebeveynlik modası peyda oldu.

Şiddetin tırmanmasında hiç şüphesiz en büyük paylardan biri de medyanın ve popüler kültürün pervasızca yürüttüğü şiddet güzellemesidir. Televizyon ekranlarını parselleyen, mafya ilişkilerini, silah taşımayı ve hukuku hiçe saymayı birer "güç ve prestij" unsuru olarak sunan diziler, geleceğimizin teminatı olan gençlerin zihin dünyasını zehirlemektedir. Sosyal medya platformlarında "racon kesme", "hesaplaşma" ve kontrolsüz öfke videolarının milyonlarca beğeni alması, gençler arasında empati duygusunu yok ederken şiddeti bir sorun çözme aracı olarak meşrulaştırmaktadır. Okul koridorları, ekranlarda izlenen gayrimeşru dünyaların adeta birer uygulama sahasına dönüşmüş; akran zorbalığı ve öğretmene meydan okuma, popüler kültürün beslediği sahte bir kahramanlık aparatına indirgenmiştir.

Oysa fildişi kulelerden indirilmesi gereken gerçek şu: Aile terbiyesi; çocuğu bir fanusun içine hapsedip bastırmak değil, ona sınırların ve başkalarının haklarının değerini öğretmektir. Saygının bir korku duvarı olmadığını, yeri geldiğinde özür dilemenin insanı küçültmeyip aksine bir erdem olduğunu anlatmaktır.

Biz öğretmenler okulda formülleri, dil bilgisi kurallarını, nehirlerin uzunluğunu öğretiriz; yani bilgiyi yükleriz. Ama karakterin o ilk ve en hayati harfleri, annenin bakışında, babanın duruşunda, evin o görünmez ahlâk anayasasında yazılır. Bizler çok iyi biliriz ki; aile toprağına sarf edilen her samimi emek, eninde sonunda gelir ve sınıfın ortasında rengârenk çiçek açar.

Belki de modern çağın o debdebeli gürültüsü arasında durup, kendimize şu sarsıcı ve ironik soruyu sorma vaktimiz geldi de geçiyor: Bizler çocuklarımızı hayata hazırlayıp gerçekten yetiştiriyor muyuz, yoksa sadece boylarını uzatıp, karınlarını doyurarak onları sadece büyütüyor muyuz?

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Süreyya Serhat Bingöl 26 Eylül 2026 15:26

    Saygılar hocam evet aile çocuk yetiştirilmesinde çok önemli bir etken lakin günümüzün öğretmenleri ne durumda biz beraber öğrenim gördük bizim öğretmenlerimizle şimdiki öğretmenler arasındaki uçurum farkı görüyoruz aralarında müthiş bir liyakat farkı var bence. Selamlar

  • Yilmaz Bektaş 26 Eylül 2026 14:49

    Eline sağlık hocam. İnşallah bu gibi yazılarınız devam eder.

  • Arif Kilıç26 Eylül 2026 14:16

    Guzellik;ayrintıların uyumlu dizilişidir.. Muhtesem olmuş/tebrikler!

  • Resul ŞIHMUS26 Eylül 2026 13:53

    Hocam emeğinize sağlık.

  • BÜLENT BOZKURT26 Eylül 2026 12:14

    Kemal Hocam; Kaleminize ve yüreğinize sağlık...