Zirveden, zirveye...

Yayınlanma : 12 Eylül 2026 21:22

İstanbul’da bir zirvedeydim.

Adı Perakende Zirvesi.

Haliç Kongre Merkezi’nde iki gün boyunca ticareti, perakendeyi, mağazayı, rafı, tüketiciyi, yapay zekâyı ve e-ticareti konuştular.

Çekilip bir köşeye, sessizce dinledim.

Ama benim aklım bir süre sonra başka zirvelere gitti.

Erciyes’e…

Ejder’e…

Ergan’a…

Munzur’a…

Ağrı’ya…

Belki de insan Erzurumlu olunca “zirve” kelimesini duyduğu anda aklına önce dağ geliyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu Kayserili.

Türkiye Perakendeciler Federasyonu Başkanı Ömer Düzgün Erzurumlu.

Biri Erciyes’in gölgesinden geliyor.

Öteki Palandöken’in eteğinden.

Erciyes 3 bin 900’lerin üzerinde.

Ejder ise 3 bin 176 metre.

Ama zirve dediğiniz her zaman metreyle ölçülmüyor ki…

Bazen ne kadar yükseğe çıktığınız değil, oradan ne kadar uzağı görebildiğiniz önemli.

İşte Erzurum’a “Anadolu’nun zirvesi” derken kastımız biraz da buydu.

Doğuya, batıya, Kafkaslara, Ortadoğu’ya, Karadeniz’e bakabilmek…

Zirve bazen yükseklik değil, görüş mesafesidir.

Haliç’te rakamlar konuşuldu.

Ömer Düzgün, TPF çatısı altında yaklaşık 10 bin mağaza ve 150 binden fazla doğrudan çalışan bulunduğunu anlattı.

Türkiye’de mağaza sayısı 58 binleri aşmış.

Düzgün, bu tabloya çarpıcı bir isim koydu: “Mağaza enflasyonu.”

Düzgün, aynı caddeye durmadan market açmanın büyümek olmadığını söylüyor…

Haklı…

Şehirler nasıl plansız büyüdüğünde kendini boğarsa, ticaret de plansız büyüdüğünde kendi nefesini kesiyor.

Düzgün’ün bir başka çıkışı da pazar tatiliydi.

“Bu ticari değil, sosyal bir mesele” dedi.

Rafın arkasındaki insanı, kasadaki yorgunluğu, çocuğuyla bir pazar sabahı kahvaltı yapamayan çalışanı hatırlattı.

Rakam konuşurken insanı unutmamak da bir zirvedir.

Sonra Rifat Hisarcıklıoğlu çıktı kürsüye.

Türkiye’de e-ticaret yapan işletme sayısının beş yılda yaklaşık 100 binden 635 bine yükseldiğini anlattı.

“Bu yalnızca büyüme değil. Bu, dükkânın yer değiştirmesi demek. Eskiden caddeye açılan dükkân şimdi ekrana, telefona, dünyaya açılıyor…”

Hisarcıklıoğlu, yapay zekânın yakında tüketici adına ürün karşılaştırıp satın alma tavsiyesi vereceğini de söyledi.

Yani mesele artık yalnızca vitrini güzel yapmak değil, algoritmaya da görünmek…

Zirveden çıktım.

Kaldığım otele döndüm.

Wanda Vista.

Çin’den çıkmış bir marka.

Otel 38 kat.

Kayseri’nin plakası da 38.

Benim oda 2409.

Yani 24’üncü kattayım.

Bu defa Erzincan çıktı karşıma.

Bir an kendi kendime güldüm:

“Ulan bu Çinliler, bize bizi bile unutturmuş… Bizim plaka 25…”

Ama olsun, 24 de yabancı değil.

Erzincan da bizim.

Onların da Ergan’ı var.

Bir yanlarında Munzur.

Öte tarafta Erciyes.

Doğuya dönünce Palandöken…

Bu coğrafyada dağlar yalnızca yükselti değildir; hafızayı, kimliği, karakteri ve yönü belirler…

Düşünün:

Bin metrelerin, iki bin metrelerin, üç bin metrelerin yaylalarından gelen insanlar, sıfır rakımlı Haliç’te zirve yapıyor.

Çağın ironisi biraz da bu!

Eskiden zirveye çıkmak için tırmanırdın; şimdi paran varsa dağı deliyor, tünel açıyor, rakımı sıfırlıyorsun.

Ancak hayatın değişmeyen bir kanunu var:

Sıfır rakım, zirveden düşeni daha sert çarpar.

O gece odanın camının önüne geçtim.

Bir elimde Suskun Kentin Çığlığı

Aşağıda İstanbul…

Işıklar, yollar, köprüler, kavşaklar, binalar, ticaret, koşuşturma…

Bir tarafta İstanbul’un gökdelenleri, bir tarafta Erzurum Kalesi.

Bir tarafta Çin markalı otel.

Bir tarafta benim suskun kentim.

İnsan bazen çok uzağa gidince kendi şehrini daha iyi görüyor.

Ben o gece o zirveden İstanbul’a değil, Erzurum’a baktım.

Perakendeciler satışı çok konuştu.

Pazarlama, dijitalleşme, yapay zekâ…

Onlar konuştukça benim içimde tek bir soru büyüdü:

“İyi de biz ne satacağız?”

Perakende elbette pazarlamadır.

Ama ürettiğin malın yoksa neyi pazarlayacak, neyi satacaksın?

Dünyanın en güzel mağazasını aç, en iyi yazılımını kur, en parlak ambalajı hazırla.

Üretmiyorsan sonunda başkasının malını satar, sonra da benim gibi dönüp bakarsın:

Üreten Çin, paketleyen Çin, satan Çin, kazanan Çin.

Neden?

Çünkü adamlar önce üretiyor, sonra markalaştırıyor.

Teknolojiyi kullanıyor, hatta teknolojiyi bile üretip dünyaya satıyorlar.

Biz ise hâlâ:

“Peynirimiz iyidir, balımız başkadır, etimiz güzeldir” diyoruz.

İyi de Dadaşım, dünya sana şunu soruyor:

“Markan ne?

Ambalajın var mı, hikâyen var mı?

E-ticaretin, lojistiğin, ihracat bağlantın nerede?

Yapay zekâ seni aradığında bulabiliyor mu?”

“Tey!” diyerek artık ürün satılmıyor.

Erzurum’un önündeki mesele tam da bu.

Bizim yeni bir ambalaja ihtiyacımız var.

Ama yalnızca kutuya, şişeye, etikete değil.

Erzurum’un kendisini yeniden anlatmaya ihtiyacı var.

Yeni bir dil, yeni bir tasarım, yeni bir teknoloji…

E-ticaret, yapay zekâ, ihracat, markalaşma ve daha neler neler…

Ama hepsinden önce: Üretim

Peyniri üret…

Eti üret, balı üret, fasulyeyi üret, tekstili üret, turizmi üret, yazılımı üret.

Hikâyeyi bile üret, sonra çık dünyaya!

Zirvenin açılışında İstanbul Dance Factory sahne aldı.

Karadeniz vardı.

Ege vardı.

İç Anadolu vardı.

Bekledim.

Bir başbar…

Bir hançer, bir Köroğlu… Ne bileyim, bir Daldalan, bir Erzurum havası işte…

Yok!

İçimden sordum: İstanbul Dance Factory neden başbar oynamaz ki?

O sahne emekçilerine kızmadım, içime döndüm.

Biz anlatamamışsak adamlar nereden bilecek?

Biz asırlık halk oyunlarımızı bile büyük sahnelere taşıyamıyorsak peynirimizi, balımızı nasıl taşıyacağız ki?

Pazarlama biraz da görünür olmak değil mi?

O sırada rahmetlik Sırrı Akatay'ın destanı geldi aklıma:

“Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an…”

Kervan değişmiş; devenin yerini uçak, baharatın yerini veri, kervansarayın yerini kongre merkezi almış olabilir.

Bakın, mesele değişmemiş.

Üreteceksin.

Yola çıkaracaksın.

Pazar bulacak, satacaksın.

Ve o eski sesler doluyor 38 katlı otelin 24’üncü katındaki odama:

“Van… van…
Çan… çan…”

Yeni dünyanın kervanı geçiyor.

İşte tam da bu anda Kamu’nun o dizeleri insanın içine oturuyor:

“Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.”

Şehir yerinde duruyor ama gurbet onun içine giriyor.

Genç gidiyor.

Sermaye gidiyor.

Beyin gidiyor.

Üretim azalıyor.

Sonrası mı?

Şehrin rakımı yüksek kalıyor ama ekonomisi dibe iniyor.

İşte korkmamız gereken budur.

Şimdi dönelim Erzurum’a.

Dağımız var, kimliğimiz var, kültürümüz var, hafızamız var.

Ürünümüz, üniversitemiz, tüccarımız, sanayicimiz, esnafımız, gencimiz var.

Peki eksik olan ne?

Belki de ritim.

Erzurum barlarını düşünün.

Herkes kafasına göre ayağını yere vurursa onun adı bar olmaz.

Birisi öne çıkar.

Mendili eline alır, ritmi verir, halkayı toplar.

İşte onun adı barbaşıdır.

Bugün Erzurum ekonomisinin de bir barbaşına, yani ortak hedefi gösterecek bir lidere ihtiyacı var.

Üreticiyi, tüccarı, sanayiciyi, esnafı, üniversiteyi, ihracatçıyı ve genç girişimciyi aynı halkaya toplayacak, yön gösterecek, tempo verecek.

“Tey!” dediğinde herkes aynı anda ayağını yere vuracak.

Ama bu kez yalnızca oynamak için değil.

Üretmek için.

Markalaşmak için.

Dünyaya açılmak için.

Wanda Vista’nın 24’üncü katında, bir elimde Suskun Kentin Çığlığı, aşağıda İstanbul’un ışıklarına baktım.

Bir tarafta 38.

Bir tarafta 24.

Aklımda 25.

Bir yanda Erciyes, Ergan…

Bir yanda Munzur.

Benim içimde ise Ejder.

Ve uzaktan yine aynı ses:

“Van… van…
Çan… çan…”

Dünya dönüyor, kervan geçiyor, dağlar yerinde duruyor.

Şimdi Erzurum’a iki soru bırakıyorum:

Biz zirveye nasıl çıkacağız?

Ve bu şehrin barbaşı kim olacak?

---

Fotoğraf: Muhammet İSPİRLİ