Ben yıllardır ekmeğimi kelimelerden kazanıyorum. Kelimeler benim sesim oldu yıllarca.
Onlarla anlattım, onlarla karşı çıktım, onlarla sevdim, onlarla öfkelendim, onlarla hatırladım. Bu hayatın kızına, kızanına, arına, adabına, karına, ayazına, taşına, insanına; gidenine, kalanına, özlenenine kelime yetiştirmeye çalıştım.
Sanırdım ki insanın anlatacak sözü varsa, mutlaka bir de kelimesi vardır.
Meğer yokmuş!
Bir nefes gelir ve bildiğin, yazdığın bütün kelimeleri sustururmuş..
Böylesi anlarda dil tutuluyor, insan lal oluyor.
Zafer Taşdan’ın, 'Yayvan' nefesini duyduğumda bunları düşündüm.
Piyanoda Metin Sürmeli…
Duduk'ta Zafer… Piyano lk taşı suya bırakıyor sonra bir nefes geliyor.
Usulca.. telaşsız. Nereye gideceğini bilen bir su akıyor.
Bu suda Hançer Barı’nın hırçınlığı yok.
Köroğlu’nun dağlara çarpıp geri dönen haykırışı yok.
Başbar’ın göğsünü gere gere duran vakarı da yok.
Yayvan başka.
Yayvan; uzun yol yürümüş, dağ aşmış, evlek evlek tarla sürmüş bir adamın, akşamüstü çeşme başında oturup artık kimseye hiçbir şey ispat etmeye çalışmadan uzaklara bakışı gibi.
Sakin, derin, biraz yorgun belki. babam gibi... Yorgunluktan değil. Bilmekten, görmekten. yaşamaktan gelen bir sükûnetle…
Sanki zaman, o duduktan geçerken biraz yavaşlıyor.
Değerli okur!
Ben, altı delikli kavaldan başka enstrüman bilmem.
Yazı eğitimi aldım.
Filozofları, yazarları, tragedyaları, menkıbeleri, klasikleri, tüm kutsal kitaplarda adı, şanı geçen herkes bilirim.
Cahilim, piyanonun kaç tuşu vardır, duduğun o kadim sesi kaç delikten çıkar, bilmem!
Hele müzikolog hiç değilim.
Benim kulağımda daha çok babamın nota tutmaz yayla yolu türküleri vardır. Belki bu yüzden müziği teknikten önce duygusuyla dinlerim.
Yayvan'ı dinlerken kulağıma ilk çarpan şey de hüner değil.
Hâl.
Piyano birkaç adım atıyor. Nefes arkasından yürümüyor; yanına geliyor.
Bir yerde piyano susuyor, nefes konuşuyor. Bir yerde nefes çekiliyor, piyano devam ediyor.
Sonra ikisi aynı suya karışıyor. İşte orada Zafer Taşdan’ı anlamaya başlıyorum.
O üflemiyor; konuşuyor. Kelimelerle değil. Bazı şeyler dile gelince eksiliyor. Kelimelere sığmıyor!
Bazı şeyleri sanırım nefesle anlatılıyor.
Erzurum, Ağa Dede'yi, Müslüm Abay'ı, Akatay Kardaşlar başka nasıl dile gelir ki!..
Daştan, Erzurum’u anlatıyor. Çocukluğundan kalmış bir sesi, dedesinden kalan bir izi, ustalarının nefesini, dağların ardında unutulmuş bir zamanı kulaklarımıza taşıyor.
Ve gariptir… Kelimeyle uğraşan ben, o nefese cümle kuramıyorum. O, sesi uzatıyor.. ben noktayı koyuyorum!
Biliyorum; ikimizin de peşinde olduğu şey aynı...
Yok olmamak, kaybolmasın diye bir şehir adına kaygılanmak!
Derdimiz;
Bir türkü kaybolmasın, bir yüz kaybolmasın, biir ses kaybolmasın!
Bir zaman, yaşanmamış gibi ortadan çekilmesin.
Bazı insanların hikâyesi özgeçmişlerinde değil, taşıdıkları seste saklıdır.
Onunki de öyle.
Aşkale’nin Güneyçam köyünden çıkan bir çocuk…
Sonra İstanbul.
Konservatuvar.
TRT.
Mey.
Zurna.
Duduk.
Sahneler.
Albüm kayıtları.
Ama bunları alt alta yazmak yetmez.
Çünkü o nefesin altında daha eski bir su var. Su olmadan bu değirmen döner mi?
Bu suyun altında; Aile var, dede var, usta var, kaynak var.
Ruhu şad olsun Binali Selman var!
Zafer’in, Binali Selman için kullandığı o benzetme, bütün bu silsileyi tek cümlede anlatıyor:
“Biz şişelenmiş su gibiyiz. O ise kaynak…”
Belki kültür dediğimiz şey gerçekten de budur.
Birileri ondan içer, birileri avucuna alır, birileri başka bir kuşağa taşır.
Bu yurta; Türkü böyle kalır, Bar böyle Mey böyle kalır.
Ulan şehir böyle kalır!
Yayvan da beni etkileyen de bu.
Gösteri değil.
Ölçü.
Sakinlik.
Yerini bilmek.
Bir piyanoya, bir kemana, bir bağlamaya kendi sesini dayatmadan renk katmak.
Sesin üstüne çıkmadan sese yol açmak.
Müzikten anlamam dedim, doğru.
Ama iyi kötü bir sahne sanatları eğitimim var.
Wagner’i de bilirim. Müziği, sözü, sahneyi, ışığı, dekoru tek bir bütünün parçaları olarak gören o büyük tiyatral aklı…
İşte nasıl Wagner’de hiçbir unsur ötekini ezmeden bütüne hizmet ediyorsa, Zafer Taşdan’ın nefesi de eserin ve duygunun önüne geçmiyor, içinde yürüyor. İşte insan da burada müzikten çıkıp hayata geliyor.
Çünkü hayat da biraz böyle değil mi?
İnsan gençken sesini duyurmaya çalışıyor, yaş aldıkça sessizliğin de bir dili olduğunu öğreniyor.
Taşın da…
Karın da…
Belki bu yüzden nefesle fotoğraf birbirine bu kadar yakın duruyor onda.
Bizim Zafer'in sade bir nefesi değil, bir de gözü var.
Fotoğraf gözü... Müzikte sesi dinliyor, fotoğrafta sessizliği görüyor.
Bir taş duvarın dokusunu, bir yüzün çizgilerini, bulutların gölgesini, ışığın düştüğü o anlık yeri…
Bir anın hemen kaybolacakmış gibi duran hâlini durduruyor.
Meyle sesi tutuyor, fotoğrafla zamanı.
Bu fgotoğraf ile müziğin ilişkisini çojkn iyi biliriim. Biri geçip gidecek olanı havadan alır, öteki kaybolacak bir anı ışıktan.
İkisinin vardığı yer aynı: Hafıza!
Ben, şehirleri de böyle okuyorum.
Bir şehir yalnız binalarıyla, taşlarıyla yaşamaz.
Bir şehrin görünen yüzü sokaklarıdır; görünmeyen yüzü ise sesleri...
Çünkü taş yerinde durur ama ses dolaşır, bir evden ötekine, bir kuşaktan diğerine gecer... Bazen bir annenin ninnisinde, bazen bir ustanın nefesinde, bazen bir düğün meydanında, bazen bir çocuğun yıllar sonra nereden geldiğini bile hatırlamadığı ezgide yaşar.
Belki şehirlerin asıl hafızası da budur.
Taştan çok ses.
Binadan çok nefes.
Zamandan daha uzun yaşayan bir yankı…!
O nefes bazen bir türküyle asırları aşar.
Bazen bir barla dağları…
Bazen bir düğün meydanında ciritin ıslığına, atın kişnemesine karışarak; geçmişten geleceğe uzanır.
Bilir misiniiz?
İnsan bir kurşun atarken, bir de fotoğraf çekerken nefesini tutar.
Birinde tetik vardır, ötekinde deklanşör.
İkisinde de parmak hareket eder, son kararı o veriri.
İştte o anda nefes sadece tutulmaz, çiğerine bırakılır,beklenir.. dinlenir...
Duduk'ta nefes, bir annenin bekleyişi, bir yolcunun dönüşünü gözleyen pencere gibidir…
O küçücük bekleyiş var ya…
İşte orada nefes; sese dönüşür.
Ve bazen binlerce kelimenin, onlarca fotoğraf karesinin anlatamadığını tek bir tını anlatır.
Belki benim yıllardır “suskun kent” diye yazdığım anda belkide oradır ve o anın notasını hal sığ
Yüksek sesle değil.
Kendini ispat etmeye çalışmadan.
Usul usul, derinden.
Ve o sesi duyduğumda içimden hep aynı cümle geçiyor:
Bu kadim kentin soluğu kesilmez.
Çünkü bu toprakta nefes devam ediyorsa, hikâye de devam ediyor.
Biz bugün yazarız.
Bir başkası yarın çalar.
Bir başkası fotoğrafını çeker.
Bir çocuk yıllar sonra o sesi yeniden duyar.
Belki kimden öğrendiğini bile hatırlamaz.
Ama ses kalır.
Su gibi.
Yolunu bulur.
Taşa çarpar.
Yavaşlar.
Bazen toprağın altına girer.
Görünmez olur.
Ama kaybolmaz.
Sonra başka bir yerde yeniden çıkar.
Şehir de böyle sürer işte.
Birileri hikâyesini taşır.
Birileri ses verir.
Birileri yazar.
Birileri fotoğrafını çeker.
Birileri de farkına varmadan çocuklarına bırakır.
Biz buna hafıza deriz.
Ve hafıza, insandan daha uzun yaşar.
Belki de bütün mesele budur.
Ben bazı kelimeleri geleceğe bırakmaya çalışıyorum.
Zafer Taşdan da o nefesi.
Bir gün ikimiz de olmayacağız.
Benim kalem tuttuğum masa boş kalacak belki.
Onun duduk tuttuğu eller de…
Ama bir kelime kalırsa…
Bir nefes kalırsa…
Bir çocuk yıllar sonra, nereden geldiğini bilmeden o ezgiyi mırıldanırsa…
Demek ki hiçbirimiz bütünüyle gitmemişizdir.
Çünkü şehir yalnız insanlarıyla değil; insanlarından kalan seslerle de yaşar.
İşte o zaman suskun kentin çığlığı da dinmez.
Kadim kentin soluğu da kesilmez.
Ve ben inanıyorum:
Böyle nefesler oldukça bizim çığlığımız asırlar ötesine yürür.


